♦️ Atatürk Ün O Zamanlar Vatandaşı Olduğu Ülke
Bütünmuvaffakiyet, bütün milletin azim ve imanıyla çalışmasını birleştirmesi neticesidir. Kahraman milletimizin ve seçkin ordumuzun kazandığı başarı ve zaferlerdir. 1928 (Atatürk’ün S.D. II, s. 76-77) Kahraman Türk ordularının kazandıkları büyük zaferlerde şahsıma düşmüş olan vazifeleri yapabilmişsem çok
İşteO Zaman. Henüz kaydedilmiş bir içerik bulunmuyor! Tüm Kaydettiklerim
Killik Atatürk'ün yolundan gittiklerini söyleyerek, "İktidarda 20'nci yılını dolduran AK Parti, artık yaşlı bir iktidar. Ne ülkeye ne de biz gençlere söyleyecek yeni bir sözleri
TürkMilleti'nin çağdaş milletler seviyesine yükselmesi gerektiğine inanan, bu düzeye çıkma hakkına sahip bir millet olduğu gerçeğini tam anlamı ile kavramış olan Atatürk, vatan ve millet sevgisi sayesinde, kimsenin düşünemeyeceği, düşünse bile gerçekleştirmesinin mümkün olamayacağı bir başarı kazanmıştır.
Atatürke hakaret savunması: İşsizim, moralim bozuk! PM Üyesi Kılıç’ın, Atatürk’e ve annesi Zübeyde Hanım’a hakaret eden Mehmet Cemil Nuralp hakkında bulunduğu suç duyurusu için iddianame hazırlandı. Yargılanacak olan Nuralp ifadesinde uzun zamandır işsiz olduğunu, moralinin bozulduğunu ve bu tür paylaşımlar
Koronavirüssürecinde evden çalışanların birçoğu en kolay oturma izni alabileceği ülkeleri araştırmaya başladı. Hem evden çalışırken hem de seyahat ederek farklı ülkeleri görmek isteyenler en kolay göçmen kabul eden ülkeler hangisi
Ekonomidemek, her şey demektir. Yaşamak için, mutlu olmak için, insan varlığı için ne gerekli ise onların hepsi demektir. Tarım demektir, ticaret demektir, çalışma demektir, her şey demektir. 1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 110-111) Ekonomik Bağımsızlık. Güzel vatanımızı fakirliğe, memleketimizi haraplığa sürükleyen
MyCuu2K. Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından önemi bilmeyen yoktur. Tarihimiz açısından bu kadar önem arz eden Atatürk'ün doğduğu şehir de merak konusu. Vatandaşlar Selanik'in nerede olduğunu merak etmekte. İşte internette en çok araştırılan şehirlerden olan Selanik ile ilgili sorular ve cevapları. Selanik nerede? Selanik hangi ülkede? Selanik nereye bağlı? Atatürk'ün doğduğu Selanik nerede?SELANİK NEREDE?Selanik veya Selânik Yunanca ???????????, Thessaloniki Yunanca telaffuz [?esalo'nici], Yunanistan'ın ikinci büyük kenti ve Yunanistan Makedonyası'nın yönetim merkezidir. Belediye Başkanlığını Konstantinos Zervas nüfusu 315,196'dır ve coğrafi koordinatları 40°38' kuzey enlemi ve 22°58' doğu boylamındadır. Önemli turistik ziyaret yerleri Beyaz Kule, Galerius Kemeri Arkeoloji Müzesi ve Atatürk'ün doğduğu TARİHİKent, MÖ 315 yılında Makedonya kralı Kassandros tarafından bugünkü Thermi'de kurulmuştur. Kassandros, Makedonya tahtında hak iddia edebilmek için evlendiği Büyük İskender'in kız kardeşi Thessalonike''nin adını bu şehre verdi. Thessalonike adı aynı zamanda Teselya'nın Makedonlar tarafından fethedilmesini de Krallığı'nın yıkılmasından sonra, Milattan önce 168 yılında Roma Cumhuriyeti'nin egemenliği altına giren şehirde Milattan sonra 50 yılında Aziz Pavlus bir Hristiyan cemaat oluşturdu ve Hristiyanlığı yaymaya başladı. 4. yüzyılın son on yıllarına doğru İmparator I. Theodosius tarafından şehrin etrafı surlarla çevrildi. Selanik 550-750 yılları arasında Makedonya'nın Slav ve Avar işgallerine uğraması sırasında en önemlisi 607 yılında olmak üzere dört defa kuşatıldı, fakat alınamadı ve Ortodoks Hristiyanlığı'nın "bir kalkanı" olarak kalmayı başardı. 620'de büyük yıkım getiren bir deprem şehrin en eski yapılarını ve sütunlu sokaklarını yerle bir etti; böylece antik yerleşim yeri bütünüyle ortadan kalktı. Bundan sonra Selânik dar, eğri büğrü sokakları, binalar arasında bahçeleri ve yeşilliğiyle Orta Çağ Bizans modeline uygun biçimde yeniden inşa yılı yazında Girit'ten gelen bir Arap donanması şehri ele geçirdi, on gün süren yağmanın ardından esir alarak Girit'e döndü. 10 ve 11. yüzyılların başında Bulgar çarları Büyük Simeon ve Samuel'in şehri alma teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlandı. Şehir 1204 yılında, başkent Konstantinopolis Dördüncü Haçlı Seferi sırasında işgal edilince Bizans'ın elinden çıktı ve Latin Selânik Krallığı'nın merkezi haline geldi. Aziz Dimitrios, Aya Sofya gibi birçok önemli Ortodoks kilisesi yerel halkı rencide edecek biçimde Roma Katolik kilisesine dönüştürüldü. Şehir 1246 yılında Bizans tarafından tekrar geri OSMANLI DÖNEMİSelanik ilk olarak Osmanlı Devleti tarafından 1387 baharında Çandarlı Hayreddin Paşa ve Gazi Evrenos kumandasındaki birlikler tarafından uzun süren bir abluka neticesinde ele geçirildi. Yıldırım Bayezid, Selânik karşısındaki bir tepeye Türk garnizonunun varlığını belirten bir burç ya da kale yaptırdı. 1402 Ankara bozgunundan sonra Bizans İmparatoru II. Manuil, Selânik'i alıp kaleyi de yıktırdı. Emîr Süleyman Çelebi ile Bizanslılar arasında Gelibolu'da yapılan antlaşma uyarınca Selânik 1403'te resmen Bizans idaresine geçti ve Çelebi Mehmed dönemi boyunca bu şekilde Murad tahta geçince Selânik'i abluka altına aldı. Bizanslılar da koruyamadıkları Selânik'i 1423'te Venedik'e sattı. Osmanlılar buna itiraz etti ve Venedik'e karşı savaş açtı. Konstantin Jirecek ya da Apostolos Bakalopoulos gibi tarihçiler, Venedik idaresini şehrin tarihinde görülen en kederli dönem diye nitelemiştir. Venedikliler büyük bir donanma göndermemiş, yeterli miktarda asker yollamamış ve şehir halkına karşı zorbaca davranmıştır. Bir zamanların canlı, zengin ve nüfusu kalabalık tüccar şehrinde bu dönemde açlık ve sefalet hüküm sürdü; halkın çoğu şehri terk etti. II. Murad savaşmadan teslim olmaları halinde şehir halkına imtiyazlı bir statü sağlamayı teklif etti, Rum halk bu teklife olumlu yaklaştıysa da Venedik yönetimi II. Murad'ın teklifini reddetti. 29 Mart 1430'da bir ay süren şiddetli bir kuşatmanın ardından bizzat II. Murad önderliğindeki Osmanlı birlikleri surları aştı. Johannes Anagnostos'un anlatımına göre kanlı bir çatışma vuku buldu ve halktan birçok kişi esir edildi. Ancak daha sonra II. Murad fidye karşılığı esirleri serbest bıraktı. II. Murad, Venedikliler döneminde şehri terk edenlere geri dönmeleri çağrısında bulundu ve bunlara önceden edindikleri mal ve mülklerini iade etti. Aynı zamanda civardaki Osmanlı merkezi olan Yenice-i Vardar'dan 1000 kadar Türk'ü Selânik'e İspanya'dan kovulan Yahudilerin bir bölümü başta Selanik olmak üzere Osmanlı topraklarına yerleştirildi. İspanya'dan kovulan Yahudiler Selânik'in sur içi kısmına yerleştirilmişti. Burada küçük çaplı dokuma sanayi kuruldu. Yahudiler, yerleştikten pek az bir zaman sonra kayda değer bir bilimsel etkinlik içerisine girerek hukuk ve İbrânî bilgini Rabbi Samuel de Medina'nın liderliğinde zengin kütüphanesi olan bir bilim akademisi oluşturdular. 16. yüzyılın başında Selânik'te kitap basımını tanıttılar. Selanik bu dönemden itibaren çeşit çeşit Hristiyan, Yahudi ve Müslüman toplumların hep birlikte uyum içinde yaşadığı önemli bir kültür ve ekonomi merkezi haline yüzyılda, Selanik, İzmirli bir Yahudi olan Sabetay Sevi'nin Sabetaycılık hareketiyle de adından çok söz ettirmiştir. Sabetay Sevi, Yahudi nüfusunun yoğunluğundan dolayı Selanik'te oldukça rağbet gördü. Sabetay Sevi, 1666'da Edirne Sarayı'nda mahkemeye çıkarıldı, kerhen Müslüman oldu. İnananların çoğu peşini bıraktı fakat Sabetay İslâm'a geçtiğinde Selânikli birçok Yahudi onu izledi ve kendilerini diğer Yahudi ve Müslüman topluluklardan ayırdı Sabetayist. Bunlar dış görünüşte Müslüman gerçekte Kabbala Musevi inancına sahip günümüze kadar gelen bir cemaat idi. Osmanlı idaresinin son yıllarına kadar bu grup kentin iktisadî hayatında ve uluslararası ticaretinde nüfuz sahibi olmayı 1826 itibarıyla farklı bir teşkilatlanmaya gidildi. Bu tarihte Selanik'in bağlı olduğu Rumeli Eyaleti lağvedilip onun sınırları içerisinde, Manastır, Selanik, Yanya Eyaletleri kurulmuştur. 1839'da Tanzimat Fermanı'nın ilanından sonra Selanik, ticaret ve kültür alanında büyük bir gelişme gösterdiği gibi Batı'daki Rönesans ve Fransız İhtilali'nden sonra gelişen fikir akımlarından da en yoğun etkilenen şehirlerden biri oldu. 1850 yılında bir kız lisesi açıldı. Yahudilerin okullarının yanı sıra Türklere ait modern okulların sayısı da oldukça fazla idi. Mithat Paşa tarafından yaptırılan bir sanat okulu Selanik Askeri Rüştiyesi ve 1879'da açılan Selanik Askeri İdadisi de bunlar arasında idi. 1863 yılından itibaren atlı tramvay işletilmeye başlanmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde Rumeli Demiryolları projesi kapsamında 1871'de Selanik'ten Vardar Vadisi boyunca demiryolu döşenmeye başlandı ve bu hat Üsküp'e bağlandı. Bu hat 1890'da Manastır'a kadar uzatıldı. 1896'da ise İstanbul'a bağlandı. 1897-1903 yılları arasında yeni liman tesisleri yapıldı. Selanik Sultan II. Abdülhamid devrinde ülkedeki diğer şehirlere göre her konuda büyük gelişme göstermiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Selânik'teki hızlı nüfus artışı, dış dünya ile yapılan yoğun ticaret ve büyük ölçüde Rumeli demir yollarının yapımıyla ilgilidir. Selanik modern ulaşım olanaklarına sahip Osmanlı kentlerinin başında gelmekte idi. 1907'de elektrikli tramvay şehre geldiğinde İstanbul'da bile elektrikli tramvay Osmanlı modernleşmesinin merkezi konumunda olması Jöntürk hareketinin gelişmesine ev sahipliği yapması, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin merkezi olması nedeniyle de ayrı bir önem taşımaktadır. Selanik özellikle Sultan II. Abdülhamid istibdadının baskısından İstanbul'a nazaran uzak kalması nedeniyle özgürlükçü fikirlerin gelişip kök saldığı bir yer haline gelmiştir. Osmanlı Devletinin son dönemine damgasını vuran İttihat ve Terakki Cemiyeti bu kentte örgütlendiğinden dolayı ve cemiyetin askeri kanadından Selanik merkezli 3. Ordu subaylardan bir kısmı isyan bayrağını kaldırarak 27 Temmuz 1908'de Rumeli'de hürriyet ilan edip Sultan II. Abdülhamid'e Meşrutiyeti yeniden ilan ettirmelerinden dolayı İttihat ve Terakki taraftarları buraya "Kabe-i Hürriyet" "Mehdi-i Hürriyet" gibi adlar vermişlerdir. 1909'da 31 Mart Vakasını takiben isyanı bastırmaya İstanbul'a gelen Hareket Ordusunun Selanik'ten yola çıkmış, Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirildikten sonra Selanik'e sürgüne gönderilmiştir. Fakat Selanik 3 yıl sonra Balkan Savaşları sırasında Yunanların eline geçince İstanbul'a geri gönderilmek zorunda Devleti'nin İstanbul'dan sonra 2. büyük kenti olan Selanik, Balkan Savaşları sırasında, 9 Kasım 1912'de merkezden destek alamayan ve panik içinde dağılan Osmanlı Ordusu'nun direnişinin mümkün olmayacağını düşünen garnizon komutanı Tahsin Paşa Yunan Ordusu'na hiçbir direniş göstermeden şehri teslim etmiştir. Şehirde bulunan kişilik Osmanlı Ordusu'nun direniş göstermeden teslim olması halkta büyük bir şaşkınlık ve panik ortaya çıkarmış ve binlerce Müslüman Osmanlı vatandaşı Yunanlar tarafından katledilmiştir. Selanik Gündem Haberler
Son yirmi yıllık dönemde Atatürk’ü yıpratmaya çalışarak Cumhuriyeti, İsmet İnönü’yü yıpratmaya çalışarak CHP’yi, sözüm ona alt etmek için büyük çaba harcadılar... Burada önemli olan bunları yapmaya çalışanların ne kıratta olduklarıdır. Bir tarafa Mustafa Kemal Atatürk’ü koyduğunuzda, diğer tarafa müsveddesi, politikacı bozması, gerici yaratıkları dizdiğinizde ortaya çıkan resim felakettir. Karşılaştırma olanağı bile yoktur. Herkes herkesi eleştirebilir. Bu normaldir. Fakat işi hakarete vardırarak Cumhuriyetin gerçek değerlerini nasıl ortadan kaldırabilirsiniz ki?.. Komiktir bu. Acınasıdır. Arada bir televizyonlarda da gördük bu tipleri. Acınacak mahluklar, zavallılardır. Atatürk’ün ayakkabılarını gördünüz mü hiç? Anıtkabir’de var. Şişli’deki müze evinin bir odasında var. Gidin görün. Bu küçümsemeciler o pabuçlar kadar etmez bence... Tarım ve tarıma dayalı sanayi kurmak için çırpındı durdu Atatürk. Yaşamı süresince, bir bölümünü de başardı. Şimdi biz arpa, buğday ithal ediyoruz ve o ülkeler savaş halinde. Yağ sorunu da var. Akaryakıt, doğalgaz gibi diğer şart olan gereksinimlerimiz zor durumda. Taa o zamanlarda bütün bunları düşünmüş bir adamı unutmak, unutturmaya çalışmak, ıskalamak kimin haddinedir?.. Atatürk, bizatihi bir ülke için itibar demektir. Devrimdir. Bu satırlara sığmayacak kadar yücedir. Okuduğu kitapların yüzde birini bile bilmeyen, okumayan düzeysizler onu eleştirecekmiş… Hadi oradan...HALKUzakdoğu inançlarında belki bizim bugün bile uygulamamız gereken düşünceler var. Düşünür soruyor “Halkın yönetime itaat etmesi için ne yapmak gerekir?”Muhatabı düşünür diyor ki “Doğru olan şeyleri yapıp söylemek gerekir. İşte halk o zaman yönetimine itaat eder. Eğer doğru olmayanlar yüceltilirse o zaman halk itaatli olmaz.”Bu, üç bin yıl önceki bir diyalog. O zamanlar insanlar uygarca tartışırmış. Küfür, kabalık, külhanbeylik, hakaret, terbiye dışı davranış yokmuş karşılıklı söylemlerde. Tıpkı günümüzdeki gibi. Düşüncenin, fikirlerin, eleştirinin ayağa düştüğü günümüzde Amerika’sından Türkiye’sine kadar dil bozuldu. Diplomasi dili diye bir şey vardı eskiden, felsefe dili diye bir şey vardı. Hepsi uçtu gitti ve yerine küfür, hakaret, çirkinlikler geldi. Çünkü yönetenlere ve geldikleri kültüre baktığınızda bunun nedenini açıkça görebiliyorsunuz. Sevgisiz ve saygısız büyüyenler, dünyayı bu hale getirdiler. Üzülüyor insan. En sevmediğim şeyleri söylemek gücüme gidiyor ama insan söylemek zorunda kalıyor işte “Bizim zamanımızda böyle değildi. Biz anamızdan, babamızdan da böyle görmedik.”METİNYazılı şey, kuvvetli olma işi, özel isim… Metin, pek çok anlam içerir. Bence altı parti yazdıkları metni bir kez daha gözden geçirdiklerinde ortaya çıkacak olan metin daha kapsamlı olacaktır. Üzerinde iyi niyetli bir çalışma yapıldığına inananlardanım. Altı değişik fikrin bir araya gelebilmesi bile bir güzelliktir. Böyle şeyleri eleştirmek bize düşmez. Sadece iyi okunduğunda başkalarının kötü niyetle kullanmalarına yol açar gibi gelmişti bana. Doğru da olabilir yanlış da benim bu düşüncem. Ama iyi niyetli oldukları muhakkak. Sonu iyi olsun Malta Adası’nda olsam mesela. Gemiden topluca insek. Mustafa Alabora hızlı adımlarla en önde yürüse, arkada ben ve Leyla, en arkada gayet yavaş adımlarla Kandemir Konduk ve eşi. Mustafa her gün altı yedi kilometre yürüdüğü için hızlı biri. Ben bel fıtığından dolayı çok yürüyemiyorum. Kandemir’in öyle bir sorunu yok. O aceleyi yavaş yapıyor, o kadar. Gemiden yavaş iniyor, arabaya yavaş biniyor, yolda yavaş yürüyor. Hayatı böyle. Aheste bir adam, ama sevimli. Mustafa fazla hızlı. Ama Malta Adası insanı rahatlatıcı bir atmosfere sahip. Rahatlıyorsunuz orada. Bir restoranda oturup roze bir yudum şarap iyi geliyor insana. Bunu istemem çok şey değil, çünkü yoruldum ben. Biraz dinlenmek istiyorum. Orta hızdaki adımlarla, orta boy bir bardakta orta şiddette bir roze şarabı çok görmeyin. Yanında az peynir ve bir dilim de pizza olsa hele, yeme de gitsin. Ye de gitsin daha iyi. Bunu yapmayı çok istiyorum. Şu korona sona erse de yapsak. Bakalım nasıl olacak bu isteğim? Olur inşallah. Olsun inşallah. İşimiz inşallaha maşallaha kaldı artık. Hadi git artık korona. Hadi gel artık ilkbahar. Rus besteciler ve yazarlar Çarlık Rusyası’nın eserleridir. Avrupa ülkelerinin bazıları bu ünlü sanatçıları yasaklamış. Avrupa’da aptallaşıyor galiba?
MİLLET ETNİK KİMLİK VE VATANDAŞLIK ÜST KİMLİK TARTIŞMALARI Uzun zamandır Türklüğün kavramsal olarak neye karşılık geldiği, tartışma konusu olduğu gibi verilen cevaplar da yeterince net olmamakla birlikte birbirinden de oldukça farklıdır. Bu konu öyle bir hal aldı ki, ortak bir tanımlama yapmada sosyologlar, tarihçiler, siyasiler uzlaşamadığı gibi kimi büyük isimlerin dahi zamanla bir öncekinden farklı tanımlamalar yapmak zorunda kaldığı durumlar, dönemler olmuştur. Bütün bu kavram karmaşası ve kafa karışıklığının temel sebebi ise siyaset ve siyasi konjonktürdür. Zaten Türk kelimesinin temel olarak bir etnisiteyi ya da üst kimliği ifade edip etmediği, farklı görüşlerin sürekli rekabet halinde birbiriyle yarıştırılması aslında siyasi bir olaydır. Öyle ki devletin en tepesindeki en karizmatik liderler döneminde dahi kimi dönem etnisite kimi dönem üst kimlik kabulünün egemen fikir olarak öne geçtiği bir gerçektir. Mesela Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri M. Kemal Atatürk, milli mücadele döneminden 1. Meclis döneminin sonuna kadar Türklüğü bir üst kimlik olarak görmüş, herhangi bir ırk vurgusu yapmamıştır. Ama ikinci meclisin göreve başlamasından vefatına kadarki döneme kadar Türklüğü bir ırk olarak kabul etmiş, Türk Tarih Kurumu, Güneş Dil Nazariyesi ve Türk Dil Kurumu üzerinden de bunu akademik olduğu kadar siyasi ve sosyal olarak da devletin bütün bireylerine dayatmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin halen başında bulunan son Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ın da ilk başa geldiğinden çözüm sürecini bitirdiği güne kadarki durumu Atatürk’ün ilk döneminki gibi Türklüğü bir üst kimlik olarak gördüğü dönem; çözüm sürecinin sonlandırılmasından günümüze kadar ki 2018 Kasım dönem ise Türklüğün bir etnik unsur olarak kabul edildiğini gösteren bir dönem olmuştur. Bu durumun en önemli sebebi devleti yönetenlerin bakış açısı ve siyasi eğilimidir. Her iki liderde Kürtlere ihtiyaç duydukları dönemlerde, onların desteğini kaybetmemek veya en azından küstürmemek amacıyla Türklüğü bir üst kimlik/vatandaşlık aidiyeti olarak görüp uyguladıkları halde, Kürtlersiz bir siyaset izleme imkân ve fırsatı doğduğu zamanlarda hemen Türklüğü bir etnik unsur olarak görmeye ve dayatmaya başlamışlardır. Atatürk’ün kendisi bunu isteyerek yapıp devlet bürokrasisine dayattığı halde Erdoğan’da durum farklı olmuş, kendisine rağmen ama kendisinin belirlediği milliyetçi adamları tarafından devlet bürokrasisinin Türkçülüğe teslim edilmesi siyaseti sonucu olmuştur. Örneğin, Türkiye’de son dönemdeki milliyetçi söylemlerin artışı AK Parti ve MHP ittifakı ve bu ortaklığın etkisiyle iktidarın yanına aldığı yardımcıların, danışmanların, bakan ve bürokratların da milliyetçi olarak bilinen kişilerden olmasıdır. TÜRKLÜĞÜN MİLLET OLARAK YERLEŞTİRİLME ÇABALARI VEYA ÜST KİMLİK OLDUĞU TARTIŞMALARI Türklük millet midir üst kimlik midir tartışmalarının temelini, devletin ilk başkanı ile hâlihazırdaki son başkanının yani Atatürk’ün ve Erdoğan’ın bu konu üzerindeki kafa karışıklıkları ve bu konunun gündeme gelişinde aktör oldukları üzerinden bakıldığında durum aslında gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Türklük daha devlet inşa aşamasında ithal beyinler tarafından zaman ayarlı bir canlı bomba olarak yeni kurulan devletin temeline yerleştirilmiştir. Batı’nın ne zaman ki ülke ve bölge ile ilgili bir hesapları olduğunda ilk kaşıdıkları yara hep Kürt-Türk farklılığı olmuştur. Atatürk ilk zamanlar bu durumu vatandaşlık tanımıyla aşmaya çalışmış ise de uygulamalarıyla tam bir tuzağa düştüğü anlaşılmıştır. İlk günlere bakıldığında Türkçülüğün yerleşmesinde ikisi Yahudi üç gayrimüslimin çabaları gözden kaçmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken devlet tahakkümünde etkili olan İngiliz, Yahudi ağırlığı 1950’li yıllardan itibaren 2012 yılına kadar ABD, İsrail ağırlığı olarak hissedilmektedir. Bu bilginin konumuzla alakası nedir diye sorulduğunda ise iki dönemin ’Kürt sorununun çıkmasında’’ ve ’Kürt sorunun çözülmesinde’’, Yahudi/İsrail ve İngiltere/ABD ilişkilerinin Türkiye üzerindeki etkisine bakmak yeterlidir. Atatürk’ün Türkçülük ülküsüne bürünmesinde önemli bir paya sahip olan kişilere bakıldığında; ilk önce akla gelen Atatürk’ü Harf İnkılâbı’nda ilk etkileyen kişi, Filistinli bir Yahudi olan Itamar Ben-Avidir. 1911 yılında Atatürk’ün Kudüs’e gittiğinde kendisiyle görüşüp ona Osmanlı’nın geleceğinin Latin Harflerinde yattığını söylemiş ve Atatürk’ün aklına bu devrimi ilk getiren, dikkatini bu konuya ilk çeken kişi olmuştur. Bu konudaki ikinci kişi ona; akla, mantığa ve bilime uymayan, dönemin Türkçü aydınlarının bile tepkisini çeken, savunmak zorunda bırakıldıklarına utana-sıkıla ret edemeyerek alet oldukları “Güneş Dil Nazerisiyesi”ni tavsiye eden, bu akıl dışı tezin fikir babası olan kişi Avusturyalı filolog Herman Kivergiç’dir. 18-23 Haziran 1934 tarihleri arasında 2. Türk Dil Kurultayı toplandı. 1934 yılında Avusturyalı filolog Herman Kivergiç Atatürk’ün aklına Güneş Dil Teorisi’ni sokmuştur. İşin uzmanı bütün dilbilimcilerin tiye alıp dalga geçtiği bu mantıksız teoriyi ne yazık ki Atatürk çok ciddiye almıştır. Öyle ki 24-31 Ağustos 1936 tarihinde toplanan 3. Türk Dil Kurultayı’nın neredeyse bütün gündemi hiç bir bilimsel dayanağı olmayan ” Güneş Dil Teorisi ” olmuştur. Güneş Dil Teorisi’ne göre bütün diller Türkçe’den türemiş, ilk dil Türkçe hatta ilk insan, Hz. Adem de Türk’tür. Üçüncü isim Yahudi Moiz Kohen’dir. Atatürk döneminde Kürtlerin de yoğunlukla yaşadığı Türkiye’de Türkçülüğü icat eden bu Yahudiler, Erdoğan döneminde, kendi icatları Kürt Sorununa karşı başlatılan demokratikleşme adımlarından dolayı Erdoğan’a, ’ Yahudi Üstün Cesaret Madalyası’’nı vermişlerdir. MİLLET NEDİR? Öncelikle tüm yönleriyle milletin ne olduğunu tanımlamaya çalışalım. Millet nedir diye sorgulandığında özellikle sosyoloji bilimi açısından tariflerin ortak noktası dil, kültür ve duygularda birlikteliktir. Amerikalı Rus Sosyolog Alexandrovic Sorokin’e göre millet, “aynı milliyet duygusunu taşıyan, vatan, dil ve devlet ortak paydalarında birleşen topluluklar” olarak adlandırmaktadır. Sosyolog Baykan Sezer, millet oluşumunda üç ortak noktayı vurgulamaktadır “Devlet kurabilme yatkınlığı, bünyesinde öbür halkları eritebilme özelliği, dış saldırı ve işgallere dayanabilme gücü.” Ernest Renan’a göre milliyet, maziden gelen her türlü maddi-manevi değerlerin yanı sıra geleceğe yönelik beklenti ve endişelerle oluşmaktadır. Bu görüşe yakın olarak milleti tarif edenlerin başında ise Ziya Gökalp gelmektedir. Türk milliyetçiliğinin en önemli temsilcisi Ziya Gökalp’ın 1923’te yayımlanan “Türkçülüğün Esasları” kitabında yaptığı tanım ise Türkçülüğü kendisinden öğrenen birçok kesimi dahi tatmin etmemiş, hatta eleştiri sebebi olmuştur Gökalp; “Millet ne ırki, ne kavmi, ne coğrafi, ne siyasi, ne de iradi bir zümre değildir. Millet; lisanca, dince, ahlakça ve bediiyatça güzel sanatlarca müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan oluşan bir zümredir.” Milleti kan bağı ya da ırksal olarak görmeyen Gökalp; millet kavramını “terbiyede, kültürde yani duygularda ortaklık” olarak tarif etmektedir. Ziya Gökalp milleti özetle, “dili dilime, dini dinime uyan” dır, şeklinde açıklamaktadır. Türkiye’de Türkçülüğün temelini atan önemli isimlerden biri olan hukuk profesörü ve siyasetçi Sadri Maksudi Arsal’ın Millet tanımı da Ziya Gökalp’ınkine benzerdir, ancak Arsal, millet ve milliyet kavramlarını ayrı ayrı tanımlamıştır “ Millet, bir devlet içinde yaşayan herkestir; milliyet, devlet sahibi olsun olmasın aynı lisanı konuşan, ortak geçmişe, ortak kültüre sahip olan ve bağımsız bir siyasi varlık olarak yaşama ülküsünü taşıyan bireylerin toplamıdır.” Sosyolog Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, sosyolojik olarak milleti tanımlarken, “tarihi ve toplumsal gelişimin sonucudur” demekte, “her dili, kültürü aynı olan toplulukları millet saymanın büyük bir yanılgı olduğunu ifade etmektedir. Sosyologların bir birinden farklı millet tanımlamalarına karşın tarihçilerin ortalama aynı tanımı yapmaları, aynı kaynaktan beslendikleri ve bu kaynağın ise Fransız tarihçi Camille Jullian’ın, milliyetçiliğin ve ulus devlet anlayışının yükseldiği yıllarda 1913 yaptığı millet tarifiyle bire bir örtüştüğü gerçeğindendir. Tarihçilerin Jullian’dan öğrendiği millet tarifi şu şekildedir “Millet, uzak bir mazide, sıklıkla tarih öncesi devirde, muayyen bir coğrafyada, devlet kurmuş; uzun süre bağımsız olarak yaşamış; fertlerin birbiriyle kaynaştığı; dil, örf ve adet birlikteliği olan kişi ve ailelerden oluşan toplumdur.” OĞUZ BOYUNDAN TÜRK MİLLETİNE VE TÜRKİYE VATANDAŞLIĞINA TARİHİ DÖNÜŞÜM Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ndeki Türk etnisitesine sahip millet Oğuz Boylarından mülhemdir. Oğuz Boylarının haricindeki hiç kimse ırksal olarak Türk değildir. Türkiye vatandaşlığına sahip insanların hepsine Türk demek aynı zamanda hepsinin Oğuz olduğu anlamı taşımadığına göre burada atfedilen Türklük başkadır; ya bir vatandaşlık kimliğidir ya da etnik olarak devletin vatandaşlık tanımında hiçbir milletin olmadığı gibi Türk milleti de yoktur. YAZILI KAYNAKLARDA TÜRK ADININ TARİHİ GEÇMİŞİ Türkler hakkında ilk yazılı bilgilere 2000-1000’li yıllar arasında Çin yıllıklarında rastlanıldığı kabul görülse de Türk adının ispatlı ilk kaydı 552 yılında kurulmuş olan Gök-Türk Devleti’nin varlığıyla mümkün olmuştur. Yine bu dönemde, 585 yılında Çin İmparatoru’nun Gök-Türk Kağanı İşbara’ya gönderdiği iddia edilen mektupta Türk ismi ikinci olarak ”Büyük Türk Kağanı” görülmüştür. Yine Gök-Türk Devleti döneminde 8. yüzyılda Orhun Kitabeleri olarak da bilinen Göktürk Abideleri özellikle 732’de dikilen Kül-Tigin Bengütaşı, Türk adının geçtiği ilk yazılı belge olarak tarihe geçmiştir. Göktürklerin hükümdarı İlteriş Kağan’ın iki oğlu, Bilge Kağan ve Kül Tigin’nin savaşlardaki kahramanlıklarını konu edinen bu yazıtların Türklük açısından en önemli yanı ise Türk boylarına seslenirken milli birlik ve bilince sahip olmalarını istemeleridir. Bu milli kavramın ilk kez kullanılması açısından son derece önemlidir. Gök-Türk Devlet tarihinden sonra, 1250-1517 yılları arası Mısır’da hüküm sürmüş Memluk Devleti için de bazı İslam kaynakları, “Ed dawla al-Turkiyya” adını anarak, Türkiye ifadesini kullanmışlardır. Üçüncü olarak Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk ifadesi resmi olarak kullanılmış, 1991 yılında Türkmenistan’ın dağılan SSCB’nden bağımsızlığını kazanması ise son Türk isimli devlettir. Hâlihazırdaki Cumhurbaşkanlığı forsunda adı geçen 16 Türk Devleti içerisinde adı Türk olan tek devlet “Göktürk İmparatorluğudur. TÜRKLERİN TÜRKLÜĞÜ OĞUZ İSMİNİN TÜRKLÜĞE DÖNÜŞÜMÜ Etnisite olarak; Oğuzlar İran, Kafkasya’nın bir kısmı, Balkanlar, Kuzey Suriye ve Irak ve Anadolu, Kıpçaklar Volga’nın üstü, Kırım’ın yarısını teşkil eder, diğer yarısı Oğuz , Sibirler Toplam bir milyon Yakut, Altay, Çorlar ırksal olarak Türk kabul edilir. Bunun haricindeki hiç bir millet Türk değildir. yüzyıldan itibaren bilhassa ticari münasebetler sebebi ile İslam dininin Oğuzlar arasında yayılmaya başladığı bilinmektedir. 11. yüzyıla gelindiğinde İslam, Oğuzların büyük çoğunluğun dini haline gelmiş, bunun sonucunda bu tarihten itibaren Oğuzlara “Türkmen” adı verilmiştir ki bu ad yaklaşık iki asır sonra neredeyse tamamıyla Oğuz adının yerini almıştır. Oğuz adı ise destanlarda hatıraları yaşatılan atalarının adı olarak Türkmenler arasında uzun müddet yaşamıştır. Faruk Sümer, Oğuzlar, İstanbul-1999, Özetle, bu gün ırk/etnisite olarak Türk diye tanımlayabileceğimiz milliyet Oğuzlardır. Oğuzların ise kim olduğu değişik kaynaklarda farklılık gösterse de kimlere dendiği konusunda pek bir ihtilaf/şüphe yoktur. Reşidüddin ve Kaşgarlı Mahmud’a göre Oğuz boylarının listesi şöyle belirlenmişti Faruk Sümer, Kaşgarlı Mahmud’un Listesi 1- Kınık 2- Kayığ 3- Bayundur 4- İwa, Yıwa 5- Salğur 6- Afşar 7- Beg-Tili 8- Bügdüz 9- Bayat 10- Yazğır 11- Eymür 12- Kara-Bölük 13- Alka-Bölük 14- İgdir 15- Üregir, Yüregir 16- Totırka 17- Ûla-Yundluğ 18- Töker 19- Beçenek 20- Çovaldur 21- Çepni 22- Çarukluğ Reşidüddin’in Listesi BOZOKLAR Gün Han Ay Han Yıldız Han 1- Kayı 2- Yazır 3- Avşar 4- Bayat 5- Döğer 6- Kızık 7- Alkaravlı 8- Dodurga 9- Beg-Dili 10- Kara-ivli 11- Yaparlı 12- Karkın ÜÇOKLAR Gök Han Dağ Han Deniz Han 13- Bayındır 14- Salur 15- Yiğdir 16- Beçene 17- Eymür 18- Bügdüz 19- Çavuldur 20- Ala-yundlu 21- Yıva 22- Çepni 23- Üregir 24- Kınık Boy listesinde görüldüğü gibi her iki müellif arasında bazı farklar oluşmuştur. Kaşgarlı’nın listesinde 22 boy ismi olduğu halde eserinde 24 boy olduğu geçmektedir. Çaruklu boyu Reşidüddin’de görülmediği gibi Yaparlı, Kızık ve Karkın boyları da Kaşgarlı’nın listesinde yer almamaktadır. Bu husus, boyların nüfus kaybına uğrayıp diğer boylar arasında kaybolmaları ile ilgili olabileceği ihtimalinin yanı sıra, boyların alt gruplarından birinin ya da bir kaçının nüfus bakımından güçlenerek diğer boylar gibi temsil olunmaya başlaması ile de ilgili olsa gerektir. Haddizatında, boy adları ile ilgili yapılan açıklamaların halk iştikaklarına dayandığı unutulmamalıdır. Bu sebeple bunların herhangi bir etimolojik değerinin bulunmadığını hatırlatmakta fayda vardır. 24 boy hakkında Reşidüddin’deki izahlar Kaşgarlı’ya göre daha açıktır. Üstelik o Oğuz boylarının listesini şematik hale getirmiştir. Reşidüddin, Oğuz boylarının isim almalarını bir hikâye içinde anlatır. TÜRKLÜĞÜN TANIMI Yüz yıllık bir sürede, Devletin ayrı, Kemalistlerin ayrı, Türkçü Milliyetçilerin ayrı, Türk-İslamcıların ayrı birer Türklük tanımı olmuştur. Devletin ve Atatürk’ün ölümünden sonraki Kemalist Düşünce Sisteminin ve Türk-İslamcıların bir kesiminin Türklük tanımı vatandaşlık tanımı üzerinden yapıldığı halde; Türkçü, Türk-İslamcı kesimin ekseriyeti, Kemalistlerin bir kısmının Türklük tanımı etnik/ırki temel üzerine yapılmıştır. Devletin resmi adıyla tanımlanan vatandaşlık hüviyetinin adı olan Türklük, Türkçülük yapanların katkısıyla önemli bir kesimi tatmin etmeyen, kabul görmeyen bir hal almıştır. Çünkü devlet ismi devleti meydana getiren halkın bir bölümünün etnik kimliğiyle aynı isimdedir. Bu durum beraberinde bir takım çözülemeyecek sorunlar getirmektedir. Mesela Türkiye’deki etnik olarak Türk olan kesimin devlet-millet eşleştirmesinde devleti yalnızca kendi milletine indirgemesi, bu durumu bazen kendisinden olmayanlar için siyasi mücadele aracı olarak kullanması etnik olarak Türk olmayanlar ile devlet arasında mesafe koymuştur. İkincisi, Türk olmayan milletlerin Devlet ismiyle tanımlanmasıyla başka bir milletin hüviyetine girip kendi aslını inkar etme gibi psiko-sosyal ve dini-politik sorun yaratmıştır. Üçüncüsü ise devletin ismi, hâkim milliyeti ve resmi dilinin aynı olmasının bu gruptan olan insanlara ayrıcalık hatta üstünlük sağladığı anlayışının bazı kesimlerce hâkim olması ve yine bazı kesimleri gücendirdiği, ikircikli kıldığı eleştirileridir. Nihal atsızın şu cümleleri tam da bu durumu doğrular niteliktedir “ Bir memleket yalnız bir milletindir ve o milletin istek ve çıkarlarına göre idare olunur. Azınlıklar o ülkede ancak asıl sahiplerin milli haklarına saygı göstermek şartıyla adalet içinde yaşamak hakkına maliktirler. Bunun haricinde hiç bir sûretle kendi özel ve milli şartlarını, çıkarlarını ileri süremezler. Hele memleketin asıl sahiplerinin hak ve çıkarları aleyhinde hiç bir dilekte bulunamazlar. Aksi halde vatana ihanet etmiş olurlar. Türkiye’de yüzde 10 gücenecek diye yüzde 90’ı Türkçülük yapmaktan alıkoymaya çalışmak adeta, yüzde 10’nun manevi diktatörlüğünü kurmak demektir. Böyle bir düşüncenin ahlakla ve kanunla ilgisi yoktur. Hiçbir türlü mantıkta da makbul bir prensip değildir.” Hüseyin Nihal Atsız, Türk Ülküsü, İrfan Yayınevi, İstanbul 1997, s34 TÜRKÇÜLÜĞÜN TANIMI Atsız, Türkçülüğü şöyle tanımlamaktadır Türkçülük, büyük Türkelinde, Türk uruğunun kayıtsız şartsız hâkimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Türk Milliyetçiliği, yalnızca Türk ırkı mensubiyeti olanların ülküsüdür. Başka milletlerin Türkü sevmesi de kabul edilemez, çünkü bu sevgi geçici bir nezakete, çıkara, siyasi zaruretlere işarettir. Türk’ü gerçek olarak, Türk’ten başkası sevmez. Bkz. Hüseyin Nihal Atsız, s29 Günümüzde bilinen ve kabul görülen Türkçülük veya Türk Milliyetçiliği fikri yapısı, daha Osmanlı imparatorluğu döneminde 1864’te Ahmet Vefik Paşa’nın “Şecere-i Türkî” ve “Lehçe-i Osmani” isimli eserleri ile gündeme gelmiştir. Daha sonra Türkçü düşünce; Süleyman Paşa’nın “Tarih-î Âlem” ve Sarf-ı Türkî” adlı eserler ile önemli adımlar atmıştır. Ziya Gökalp, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Cevded, Bursalı Tahir, Şemsettin Sami, Veled Çelebi, Paşazade M. Fuat, Ahmet Hikmet, Mehmet Emin, Hüseyinzade Ali, Mirza Feth Ali Ahundzade, Şeyh Süleyman Efendi, Gaspıralı İsmail, Akçuraoğlu Yusuf, Ağaoğlu Ahmet, Ömer Seyfettin gibi Türkçü yazar ve düşünürlerin çalışmaları; düşünce, siyasi ve sosyal hayatta Türkçülük adına büyük izler bırakmıştır. Türkçü düşünce, bütün bu çalışanlara/çalışmalara, İttihat ve Terakki’nin her kademesinden ilgi görmesine rağmen, siyaset ve devlet hayatında aktif yer alması ancak Atatürk’le mümkün olmuştur. Türklüğü tanımlarken iki farklı açıdan değerlendirme zaruriyeti vardır. Biri tarihselliğiyle tanımlama, diğeri yakın zamanda bir devlete verilen isim üzerinden tanımlama ve yorumlama gerektirmektedir. Tarihi olarak bakıldığında Türk kavramının bir etnik grubu karşıladığı, yani millet olarak Türklüğün ırki bir gerçekliliğinin olduğu açık ve nettir. Ancak bu Türklük, Türklerin kendilerini tanımlama biçimi şeklinde değil bilakis başka milletlerin onları tarif etme tanımlama şekli olarak verilmiş bir isimdir. Yani Türkler kendilerine hiç bir zaman biz Türküz dememişlerdir, kurdukları sayısız devlete de bu sebepten dolayı kendi isimlerini verdikleri halde Türk adını vermemişlerdir. GökTürk istisna Bu değerlendirme Osmanlı’nın yıkılışına kadarki Türk Devletleri diye adlandırdığımız geçmiş içindir, peki günümüz için durum nedir diye baktığımızda, ilk olarak karşımıza yeni kurulan devletin ismi ve iki ana kurucu halkı yani Türkler ve Kürtler çıkmaktadır. Çünkü yeni kurulacak devletin verilen İstiklal Harbi mücadelesi ulus hareketi olarak değil aynı coğrafyada yaşayan, binlerce yıllık birlikteliği olan, ortak bir kültür ve inanç yapısı olan halk hareketidir. Ana motivasyon kaynağı millet değil dindir. Aksi halde ulus mücadelesi olsaydı iki farklı devletin kurulması hiç de zor değildi. Bütün şartlar bu durum için müsaitti çünkü isteyen her millet neredeyse kendi ulus devletini kurmayı başarmıştı. Velhasıl, İstiklal Mücadelesi kazanılınca, taşlar yerine oturunca, sıra devletin ismini koymaya geldiğinde bir kişinin iradesiyle Türkiye olarak oldu-bittiye getirildi. Bunda Atatürk, iki ihtimal düşünmüş olabilir, ya Türklüğü bir etnik unsur olarak görmemesinden, ya da ülkedeki herkesi Türklüğe ikna edip, asimile edip yeni bir toplum yaratabileceğine inanmasıdır. Oysa ülkenin adı Türkiye konulduğunda bir anlamda Türklük etnisite/ırk olmaktan çıkarılmıştır. Bunu belli ki isteyerek yapmadılar ama sonuç bu değerlendirmeyi haklı çıkartmıştır. Çünkü geçen zaman içerisinde ne Kürt, Türk oldu, ne de vatandaşlık kutsiyeti bir ırk bağlamında kaldı, çünkü vatandaşlık devletlerde artık parayla satılan bir resmi evrak haline gelmiştir. Mesela günümüzde en son yapılan değişiklikle 250 bin dolara gayrimenkul alan her hangi bir dünya insanına vatandaşlık verilmektedir. Düşünün, Türklerin en büyük düşman olarak gördüğü; İngiltere, Rusya, İsrail, Yunanistan gibi ülkelerin vatandaşları, parayı basıp Türkiye toprağını satın alıp vatandaşlığı cebine yasal hak olarak koyup Türk olabilmektelerdir. Bu durum vatandaşlık ibaresindeki Türklüğü etnik olmaktan çıkartmaya tek başına yetmektedir. TÜRKLÜĞÜ IRKÇILIĞA DÖNÜŞTÜREN TÜRKÇÜLÜK ANLAYIŞI KAVMİ/ETNİK MİLLİYETÇİLİK Türklüğü Irkçı bir araç halen getiren ideolojik bir zihniyetin geçmişi yaklaşık yüz yıl önceye dayanır. Önce yalnızca fikri olarak başlayan ve savaşlar sebebiyle gerekliliği ve lüzumsuzluğu tam olarak tartışılamayan hatta varlığı dahi tam olarak anlaşılamayan ırkçılığın fikri hayattan savaş sonrası dönemde eyleme dönüşmesi ile ne olduğu tam olarak anlaşılabilmiştir. En somut uygulamaları, ulus devlet inşası ile birlikte getirilen kurumlar, uygulamalar ve yaptırımlar ile olmuştur. Devletin adının konulmasıyla başlanılan bu süreç, yavaş yavaş ama süreklilik arz eden bir biçimde, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun kurulması ve faaliyetleri, Güneş Dil Teorisi’nin önce kabul edilmesi sonra Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde kürsü kurulacak kadar ileriye gidilip bilimsel bir alana taşınması, kafatası ölçümleri, İstiklal Mahkemeleri’nin ceberut uygulamaları, Andımız diye bir marşın okullarda çocuklara zorunlu olarak okutulması Andımızın metnini yazan şahsın Zeki Velid Togan gibi Türkçü hocalara dahi yaşam hakkı tanımadığını hatırlamak bu anlayışın aşırılığı açısından tek başına yeterlidir. gibi uygulamalarla dozu her geçen gün arttırılarak Atatürk’ün ölümüne kadar devam etmiştir. Türkiye’de uygulanan Türk ırkçılığı sanıldığı gibi yalnızca Kürtlere değil önemli bir sayıda Türk’e de, kimi zaman İslam hassasiyeti kimi zaman ırkçı olmayan tutumlarından dolayı, zarar vermiş, bedel ödettirilmiştir. Atatürk’ün Türklük tanımıyla hayata geçirdiği Türklük anlayışı tamamen birbirinden farklıdır. Kemalistler ondan sonra Türklük anlayışından daha çok Türklük tanımını savunmuşlardır. Atatürk döneminde Türkçülüğün devlet politikası haline gelmesinde ise üç isim ön plana çıkmaktadır. Aynı zamanda Türkçülüğün babası sıfatını taşıyan bu üç isminden biri, Kürt kökenli Ziya Gökalp; diğeri Tatar asıllı Simbrist/Rusya doğumlu Yusuf Akçura; üçüncü de Selanik doğumlu Yahudi bir aileye hatta haham bir babaya sahip olan ve daha sonra Muhis Tekinalp ismini alacak olan Moiz Kohen’dir. 20 yüzyılda neşet etmiş Türkçülüğün nasıl peyda olduğuna baktığımızda Önemli Felsefecilerden Prof. Dr. Teoman Duralı şu cümleleri aslında her şeyi özetlemektedir “Prusya Almanyası’ndan 1890’larda eğitmen sıfatıyla getirtilen subaylar eliyle kavmi milliyetçilik, öncelikle Harbiye’ye sokulmuş olduğu görülmektedir. Sonra onlar tarafından değil başkaları tarafından kullanılmış, anlatırken, konuşurken Almanya’daki havayı yansıtanları dinleyenler “ben neyim” diye sormaya başlamışlardır. 1902-1903’lerde Selanik’te odaklar başladı, “Siz Osmanlı değilsiniz Türksünüz, onlar Rum’dur, bunlar Ermeni’dir, şunlar Arap’tır” şeklinde Alman olmayan başkaları bu işe karışmaya başlamış, Almanların ektiği tohumlar bakım görerek yayılmaya başlamıştır.” Bkz. Teoman Duralı, “Türk Tarihi ırk değil dava tarihidir”, Röportaj, Seda Şimşek, Bugün Gazetesi, Atatürk’ten önce siyaset sahnesinde yer alan Türkçü kadroların tamamı Enver Paşa, Cemal Paşa, Mehmet Emin Resulzade Azerbaycanda başarısız olmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nde bizzat Atatürk tarafından oluşturulan Türkçü politikalar, Atatürk’ün ölümünden sonra da Nihal Atsız ve kardeşi Ahmet Nejdet Sançar’a rağmen başarısız olmuştur. Kenan Erzurumlu, Türklüğe Bakış, Ankara 2007,s. 10 1965’den itibaren ise Türkiye gündemine Türkçülük Alparslan Türkeş tarafından sokulmuş ve günümüze kadar genel olarak sağ gelenekten Ülkücü camia ve sol gelenekten ise Kemalist kesim olarak bilinen iki ana grup Türkçü hareketlerin taşıyıcısı olmuşlardır. Ülkücüler, Türk-İslam üzerinden bu milliyetçiliği sürdürürken; Kemalistler daha çok vatandaşlık düzeyine indirgeyerek, Atatürk’ün vatandaşlık tanımıyla Türklük ayidetliğini eşitlediği bir Türk milliyetçiliğini savunmuşlardır. Ancak ırki anlamda Türk milliyetçiliği yapanlar bu durumu şu cümlelerle eleştirmişlerdir. “Tarihte kaydedilmiş en katı Türkçü uygulamaların sahibi olan ulu önderin, diğer uygulamaları göz ardı edilerek “Türk” kimliği, basitçe önce kültür esaslı olarak tarif edilmiş; son yıllarda ise değiştirilen anayasal dayanaklara göre basitçe vatandaşlık seviyesine indirilmiştir. Gerçekte ise tüm büyük devletlerde olduğu gibi Kemalist devlet de, yazılı olan ve olmayan kurallardan oluşur. Kemalist sistemde yazılı olan kurallar, kanunlar, yönetmelikler ve ulu önderin sağlığında yaptığı uygulamalardır. Bu kurallar dilde, fikirde, işte ve siyasette “Milli Devlet” anlayışını esas alır. Dil Türkçeleştirilmiştir. Antropolojik diyebileceğimiz bir milliyetçilik uygulanmıştır. Bu cümleden, yeri gelmiş iken, Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi’nin Atatürk tarafından kurulduğunu vurgulamakta yarar vardır. Atatürk’ün manevi kızı Prof. Dr. Afet İnan’ın teklifiyle Sağlık Bakanlığı tarafından binlerce insanın kafatası ölçtürülmüştür. Hatta Atatürk hakkında, elinde antropometrik pergel, Çankaya’ya gelenlerin kafatasını” ölçtürdüğü yazılıdır. Tüm söylemlerde milli şuur ve benlik vurgulanmıştır. “Ne mutlu Türk’üm diyene!” “Yüksel ey Türk! Senin için yüksekliğin sınırı yoktur.” ve “En büyük medâr-ı iftiharım Türk yaratıldığımdır.” Özdeyişler bu görüşün ispatıdır. Hatta askeri okullara alınacak öğrenciler için “ırken Türk olmak” şartı konmuştur. Tüm bu tarihi tespitler, Kemalist sistemin yazılı olmayan kurallarında en önemli hususun, “Ne mutlu Türk’üm diyene!”ifadesinde yer almaktadır. Bkz. Kemal Erzurumlu, s. 16,17. Buradan şu sonuç çıkmaktadır. Bir ülkenin ismi o ülkenin kapasitesini, hayallerini, geleceğini belirleyebilmektedir. Mesela tarihe damga vurmuş hiç bir büyük devletin ismi devleti yöneten kabilenin, aşiretin ya da soyun ismi olarak konulmamıştır. Bu durum büyük Türk devletlerinin hepsinde de böyledir Gök-Türkler hariç, İngiltere, SSCB, Amerika, Çin, Hindistan gibi büyük devletlerde de böyledir. Sovyetler Birliği, ABD veya Britanya bir millet adı olsaydı sahip oldukları büyüklüklere ulaşabilirler miydi? Hayır. Ancak, hangi şartta millet ismi ile devlet ismi aynı olduğunda sorun yaratmaz, tek bir milleti yönetmeye ve barındırmaya niyetli olduğu zaman, tıpkı İsrail gibi, Suudi Arabistan gibi. TÜRKLÜK-TÜRKİYELİLİK TARTIŞMASI İlber Ortaylı, “Türkiye isminin Türkler tarafından konulmadığını, Türkiye kelimesinin, Müslümanların çoğunlukla yaşadığı bir coğrafi ibare olduğunu ve bu ismi daha Orta Çağ zamanında coğrafya bilgisi çok iyi olan İtalyanların koyduğunu ve onlardan sonra da bütün Avrupa ve dünyanın bu ismi kullandığını ifade etmektedir. Yani o dönem için Anadolu’da yaşayan bütün Müslümanların adı olarak kullanılmıştır. Böyle bir ismin etnik milliyetçileri tatmin etmeyeceği ve aslında kendi açılarından da tutarsız olduğu çok açıktır. Ulusal kimlik bir ırk, kan meselesi değildir. Konuştuğunuz dile ve bağlılığınıza ilişkindir.” Bosna’daki Boşnaklara komşu milletlerin Türk demesi bu kavramın anlaşılması için önemli bir örnek teşkil etmektedir. Ayrıca Osmanlı döneminde yurt dışına çıkmış Ermeni, Rum ve Yahudilerin kendini Türk olarak tanımlaması, bir yerden sonra Türklük kimliğinin aslında dinsel bir nitelemenin ötesinde bir coğrafi ayidetliğe dönüştüğünü göstermektedir. Ortaylı, daha sonraki bir değerlendirmesinde etnik farklılıkların bir birlerini vatandaşlık ismiyle istismar edemeyeceğini, bu durama düşmemek için tevil de yapılamayacağını şu cümlelerle açıklamaktadır. ’Türklüğün yerine Türkiyeli kavramının kullanılamayacağını, Türkiyeli diye bir şey olmadığını Türk Türk’tür şeklinde ifade edip, vatandaşlık olarak Türklüğün alternatifsiz olduğunu ancak etnik olarak Türk olmayıp farklı olanların kendi kimliğini söylemesi gerektiğini bir şartla belirtmektedir. O da Gürcüyse Gürcüce, Kürtse Kürtçe bilmesi gerektiğini rica etmektedir. Ortaylı, “Birileri ben Kürt’üm diyecek diye ben Türklük’ten çıkamam” demiş ve bu konuyu şöyle açıklamıştır “Coğrafyayla kimlik edinilmez. Mesela Fransa memleketin adıdır. Hiç kimseye Fransa’dan türeme bir isim verilmez. Fransalı denmez Bizim adımızın da Türkiye’den mülhem olması şart değil. Türkiye bir memleketin adıdır.’’ Mesela şimdi gidip bir Azeri , Kırgız, vatandaşına siz Türk sünüz deseniz 700, 500, 300 yıl önce Bir Oğuz’a Türksün dense hatta 100 yıl önce Anadolu’daki bir Osmanlı’ya Türk denilse hepsi size bu gün Kürde sen Türksün denildiğinde baktığı gibi bakardı. Çünkü Türkler hiç bir zaman kendilerine Türk dememiş, başkaları onlarında içinde bulunduğu topluma bu ismi koymuştur, İlber Ortaylı’nın dediği gibi. Türklük yerine Türkiyelilik üst kimliğinin mahkemelik olması ve savcılığın bu talebi suç sayma nedeni konumuzu aydınlatmada katkı sunacaktır. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Türkiyelilik üst kimliğini öneren Prof. Dr. Baskın Oran ile eski Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu hakkında dava açmıştır. Başsavcılığın iddianamesinde Azınlık Raporu’nda Türklük yerine Türkiyelilik kavramının önerilmesinin neden suç oluşturduğu şöyle açıklanmıştır “Burada kullanılan Türk kelimesi etnik-sosyolojik ile bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını kapsamaktadır. Nitekim bugün İngiltere devleti vatandaşına İngiltereli değil, İngiliz, Almanya devleti vatandaşlarına Almanyalı değil Alman, Fransa devleti vatandaşına Fransalı değil, Fransız denilmektedir. Bu ülkelerde tek bir ırk yaşamamaktadır. Örneğin, Fransa milletini yani Fransa’yı oluşturan etnik unsurları Kelt, Flaman, Alzas, Katalan, Bask, Bröton, Normanlar ve başka ırklar oluşturmaktadır. Buradaki bir Fransız vatandaşının Je suis Français Ben Fransızım derken Fransız olduğunu söylemesi sorun yaratmazken, bir Türk vatandaşının Türkiyeli olduğunu söylemesini istemenin nedeni nedir?” Burada başsavcı iddianamesine dayanak olarak; 1924 Anayasası’nda 88. madde, 1961 Anayasası’nda 54. madde olarak karşımıza çıkan, ulus devlet ilkesinin temel maddelerinden biri olan 1982 Anayasasının 66. Maddesini göstermektedir. “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Bu tanım, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Şeklindeki Atatürk’ün Türklük tanımı ile ortaktır. Ancak, devletin yürütme sorumluluğundaki liderler, pratikte Türklüğü hep soydaş olarak kullanmış, bu durum devleti kuran farklı milletler arasında hep ikirciklikli vatandaşlık statüsüne sebep olmuştur. Örneğin, Iraktaki, Suriye’deki Türkmenlerden bahsedildiğinde soydaş, aynı ülkelerdeki Kürtlerden bahsedildiğinde komşu veya dindaş sıfatı kullanılmıştır. Balkanlardaki Türk azınlıkların dillerinin resmiyet kazanması bir devlet siyasi geleneği olduğu halde kendi ülkesindeki Kürtlerin dilleri hep yasaklı veya korumasız bırakılmıştır. İşte bu iki örnekteki ikirciklik dahi anayasadaki Türklük tanımını anlamsızlaştırmaya, boşa çıkarmaya yetmiştir. Türklüğün, ülkede yaşayan bütün bireylere, ülke isminden dolayı verilmesi bir vatandaşlık ayidetliği olarak görülüp kabul edilebilecek bir durum iken; Türklüğün ülkedeki bir etnik ırkın geri kalan diğer bütün ırkları baskılama, yok sayma anlayışı olarak görülmesi kabul edilecek bir durum değildir. Çünkü bu durum toplumu ayrıştırmaya sürükleyerek, ülkenin birliğinin ve bağımsızlığının devamlılığı için büyük bir risk ve tehdit ihtimali taşımaktadır. Örneğin milliyetçilik, ülkeye dışarıdan gelen bir tehdit karşılığında harekete geçen bir tepki olarak ortaya çıktığında ırksal değil, toplumsal bir davranış olduğu için, devletin menfaatine birlik ve beraberliğini sağlamlaştıran ve bağımsızlığını kuvvetlendiren bir sonuç doğurur. Ancak ülke içinde tamamen siyasi bir rakip hareket sonucu, egemen bir sınıf olarak bir ırkın diğer bir ırkı veya ırkları yok sayıp, küçük görüp, aşağılaması milliyetçiliğin ırksal temelde ayrıştırıcı, bölücü bir amaca hizmet etmesine sebebiyet verir ki, bu durum, önce ayrışmayı, çözülmeyi; sonra çatışmayı, kopmayı; en sonunda da düşmanlaştırıp, bir arada yaşayamamayı, parçalanıp, dağılmayı meydana getirir. Irak ve Suriye bunun en yakın ve canlı örnekleridir. ULUSÇULUĞA IRK TEMELİNDE BAKIŞIN ANLAMSIZLIĞI Bu konuda yapılmış kapsamlı genetik araştırmalarda mevcuttur. Bu araştırmalar ırk temelli bir ideoloji veya politika gütmenin ne kadar anlamsız olduğunu somut olarak gözler önüne sermektedir. 2005 yılında National Geographic ve IBM sponsorluğuyla başlatılan “Genographic Project”, bu alanda yapılan en büyük çalışma. Bu çalışmada insan türünün genetik köklerini ve göçlere bağlı gen değişimlerini öğrenmeyi hedeflemişler. Bu amaçla hem yalnızca anneden gelen mitokondiral DNA ile anne soyunu, hem de babadan gelen Y-DNA’nın izlerini takip etmişler. Türkiye’den yapılmış yaklaşık 500 DNA testi y-kromozomunun hikâyesi, yani baba tarafından soyağacı hikâyesi sonucu verilerine göre Türkiye’nin ortalama her bir insanında 20’den fazla gen grubu bulunduğu saptanmıştır. Bunların oransal olarak ağırlıklı dağılımları özetle şu şekildedir J2 = %24 Yunan, Hitit, Frig gibi Bütün Anadolu Halkları, Anadolu – Roma R1b = %16 Rus Doğu Avrupa, Hazar bölgesi G = %11 Gürcüler, Ermeniler, Çerkesler, Kafkas Halkları E3b = %9 Arap ve Yahudi R1a = %7 Batı Avrupa I = %5 Balkan Halkları L = %4 Hintliler N = %3 Ural Bölgesi Halkları K = %2 İran Q = %2 Orta Asya Türklerinden gelen genler C = %1 Moğol Yapılmış olan bu gen çalışmasına göre Türkiye Vatandaşları’nın tamamına yakını birden fazla gen taşımakta yani melez görünmektedir. Ve bütün dünya gen haritası içerisinde Türkiye kıyaslandığında diğer ülkelere nazaran abartılı bir gen karışıklığı/mozaiği dikkat çekmektedir. En büyük genetik ağırlığı ise Anadolu’nun eski yerleşik halkları J2 haplogrubu oluşturmaktadır. Şimdi bu araştırma verilerini “Güneş Dil Nazariyesi”ni tartışmasız savunanlar görse nasıl bir yanılmışlığın, hatanın ve hayal ürünün peşinden koştuklarını anladıklarında acaba ne hissederlerdi. Çünkü bir yalanın bu ölçekte bir bilimsel veriyle ispatı herkese nasip olmaz. Başka bir çarpıcı çalışma, İstanbul’da yaşayanlar üzerinde yapılmış. Tüm Türkiye’nin özeti bir şehir olması sebebiyle önemli olan bir analizdir. Hem Y-DNA hem de M- DNA birlikte kullanılarak benzerlik aranmış. Bir İstanbul yerlisinin genetik akrabalık oranlarına bakıldığında ilk üç genetik; Türkiye Rumu; %93, Türkiye Ermenisi; %89, Türkiye Kürdü % 87 şeklinde sıralanmaktadır. Ve oransal olarak; Yunan; %81, Arnavut % 71, Ermenistan Ermenisi %75, İran; % 44, İtalyan, %39, Arap; %38 şeklinde devam etmektedir. Uzak akrabaları kimdir diye bakıldığında yine oransal sıralamada; Kırgız; %24, Özbek; %19, Alman; %14, Uygur; %11 şeklinde bir sonuç görülmüştür. Son olarak en uzak akrabalara bakıldığında liste; Çinli; %8, Japon; %5, Hint%3, İngiliz %2 şeklinde sonlanmaktadır. Bu yapılan araştırma ve edinilen bilgiler ışığında birtakım tespit ve değerlendirme yapıldığında şu sonuç çıkmaktadır Türkiye’de yaşayan herkes ülke ismiyle anılır, bu durum bütün dünyada aynıdır. Yani Türkiye’de yaşayan toplum Türk’tür, tıpkı Alman, İngiliz, Fransız gibi. Yani ayidetlik kimliği bir Pasaport hüviyetidir, daha çok uluslararası ayırt ediciliği olan bir kimlik belgesidir. Ancak bunu kabul ettiğimiz anda tıpkı Alman, İngiliz, Fransız toplumunda sıklıkla duyduğumuz aslıyla kendini tanımlama durumunu da yadırgamamız, hatta haddi aşıp bölücü nitelendirmelerde bulunmamız gerekmektedir. Ülke dışına çıkıldığında herkes Türküm derken, gerek duyduğunda Kürt asıllı, Türk asıllı, Boşnak asıllı, Arap asıllı Türküm de diyebilmelidir, demelidir. Bu korkulacak, ayrıştırma yapan bir durum değil, büyük devlet kültürüdür. Ülke içinde biri nereli olduğunu sorduğunda kimse Türkiyeliyim demez, gülünç olur, herkes ilini söyler, Antepliyim gibi. İl içinde nereli olduğu sorulduğunda ise genelde ilçesi, ilçede sorulduğunda ise köyü sorulmuştur ve cevap ona göre verilir. Aynı biçimde ülke içinde biri size kim olduğunuzu soruyorsa herkes üst kimlikte aynı, Türk olduğu için, onu sormuyordur, Kürt, Arap, Türk, Boşnak, Arnavut olduğunuzu soruyordur. Aslınızı soruyordur. Yani insanın aslı ayrı vatandaşlığı ayrıdır. Ülke içinde asıllık, ülke dışında vatandaşlık, gerektiğinde ise vatandaşlık ile birlikte asıllık ile insanlar kendilerini tanıtabilirler, bu evrensel bir tanıtım biçimidir. Yıllardır yabancı ülkelerden duyduğumuz, Fransız asıllı İranlı, Rus asıllı ABD’li, Türk asıllı Alman ibarelerinin bir eksikliğidir aslında bizdeki etnik-üst kimlik tartışması. başında, Türk milliyetçiliği, aslında kibirli, kaprisli, özgüvenli değil; daha ziyade beka kaygısıyla, kaybetme kompleksi ve kazanma içgüdüsü hırsıyla ortaya çıkmıştı. Türklük yeni devletin yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla adeta bir zafer sarhoşluğuna sebep olmuş Türkçülüğe dönüşmüştür. Kurucu değerler, İstiklal Harbi’nde bedel ödeyen halkın tamamının değil, on kişiyi geçmeyen küçük bir yönetici grubunun ideolojisiyle oluşturulmuştur. Ki daha sonra bu sayı teke inecektir. Oysa tarih bu ideolojiyi tahkim edenlerin dahi ilk bedel ödeyenler olarak nasıl heba ettirildiğini çoktan sayfalarına yazmıştı, hatta ” Türkçülük ilk ve en çok Türkçüleri harcamış, onları dışlamıştır.” Çünkü siyasi hâkimiyeti olan Türkçüler, İslam hassasiyeti olan Türkçüleri ya eksik ya hain görmeye başlamışlardı. Artık Türkçülükte, din kardeşliğinin de İslam dininin kattıklarının da yeri yoktu, Türklük her şeydi ve kabul edilen tek değerdi. Daha da somutlaştıracak olursak, bütün insanlığa gönderilmiş ve son peygamber Hz. Muhammed Mustafa SAV yerine hiç tanımadığı nasıl yaşadığını dahi bilmediği Mete Han’ı, Sahabe-i Kiram yerine Kürşat ve 40 Çerisi, Selahaddin Eyyubi yerine Yahudi Moiz Kohen, Fatih’in Kürt Hocası Molla Gurani yerine Atatürkün Kürt hocası Ziya Gökalp, Arnavut Şemseddin Sami, Mehmet Akif yerine Reşit Galip, Saidi Nursi yerine ne idiü bellisiz, ahlaktan, edepten, insanlıktan zerre nasibini almamış her hangi birisi sırf Türk olduğu için daha evla görülmüştür. Maalesef Türkçülüğü ırkçılık olarak savunanlar bunu bir görev olarak görmüşlerdir. Tam da burada cevabını vermeyeceğim, sizden de yalnızca bir durup düşünmenizi isteyeceğim bir soruyu Türkçü kesime soracağım “Peygamber Efendimiz Aleyhi Salatı Vesselam, Arap değil de Türk olsaydı dünya görüşünüz nasıl olurdu, Türkiye Cumhuriyeti hangi temeller üzerine kurulurdu? Not Irkçılık; kelime anlamı olarak, kendi ırkını öteki ırklardan üstün sayma ve siyasal tutumunu buna dayandırma eğilimi olarak tarif edilmektedir. Sosyoloji terimi olarak ise insanların toplumsal özelliklerini ırksal özelliklerine indirgeyen ve bir ırkın öteki ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti olarak açıklanmaktadır. Oysa, Allah insanları niye farklı dillerden ırklardan yarattığını bize şöyle izah ediyor “….Biz sizi birbirinizi tanımanız için milletlere ve kabilelere ayırdık…” 49/Hucurat,13 Rasûlullah sav ise şöyle buyurmuştur “Asabiyete/ırkçılığa çağıran bizden değildir. Asabiyet/ırkçılık için savaşan bizden değildir. Asabiyet/ırkçılık için ölen de bizden değildir.” demektedir. MEHMET KARASAKAL GAZİANTEP / Kasım 2018
atatürk'ün izinden gitseydi bu millet o zaman avrupa'ya ihtiyacımız olmazdı, her yıl cari fazlası verirdik. inanmayan am kafalılar atatürk'ün yaşadığı dönemde verdiği cari fazlasına başlık başa kalmış küresel güçler, dünyada kontrollü ulusal devletler kurmak istediler. ulusal türk devleti er ya da geç kurulacaktı. ama bu türk devleti, avrupa birliği'ne üye olabilir miydi müslüman çoğunluğuyla o biraz zor. çünkü bakarsanız bugün müslüman çoğunluğa sahip iki avrupa devleti olan bosna-hersek ve kosova avrupa birliği'nin üyesi değiller. eğer yunanistan ülkesinin bir parçasında müslüman azınlık olsaydık evet belki o zaman avrupa birliği vatandaşı olabilirdik. sömürge toplumları vatandaşı sayıyor muydu avrupa?evet ise cevap, en önde gideni hatta bayrak sallayanı olurduk. hintliler avrupa vatandaşı oldu mu?vasıflı olanları avrupa ve amerika'ya gittiler; geri kalanı bir trene bin kişi binmeye devam de aynısı olurdu, vasıflı eleman yine kendini kurtarır diğerleri bok yemeye devam şu an da aşağı yukarı öyle, çünkü yine bir şekilde kendini sömürgeleştirdi bu ülke. görüyorum ve arttırıyorum, atatürk olmasaydı, hiçbir ülkenin vatandaşı olmamıza gerek kalmazdı. göt kadar toprak parçasında da dedelerimiz üremezdi herhalde. diğer ihtimali yazmıyorum bile ... evet suriye, ırak, lübnan falan hep avrupa. hindistan, güney amerika ya da afrika ülkeleri kadar avrupa vatandaşı olurdun güzel kardeşim,daha doğrusu önce dedenler ananenler falan sömürülürdü, hasbelkader hayata geldin diyelim sömürü hikayeleriyle büyürdün sonra da sana bir vatandaşlık verirlerdi, ama her adımda ikinci sınıf vatandaş olduğunu yüzüne hatırlata hatırlata! geç kalmış sayılmazsın, kimliğini, pasaportunu yırt buyur git nerenin istersen oranın vatandaşı ol, lütfen atatürk o zaman büyük bir insandır cezayir asıllılar fransız vatandaşı olana kadar neler çektiklerini bir okumak lazım avupada olup avrupalı olamayan o kadar millet varken biz zor avrupa vatandaşı olurdukalman-ingiliz-fransız > gerçek avrupalıkuzey ülkeleri-hollanda-belçika > ayrıcalıklı avrupalı , diğer birçok devlete göre vatandaşları rahat ve konfor içinde yaşar italya-ispanya-portekiz-yunanistan> normal avrupalı bunlar ara ara sıkıntı çeker ekonomik kriz vs. ama konforları yerindedir bu 3 grup avrupanın konforunu rahatını yaşayan ülkeler eklenecekler var ama aklıma gelenler bunlar birde sadece coğrafi olarak avrupada olan ülkeler varbazı balkan devletleri - doğu avrupa ülkeleri vs. işte biz en iyi ihtimal bunların yerinde olabilirdik , şimdi belarus avrupa devleti ama çok mu normal , ukrayna rusya pençesi altında yaşıyor adamların yarına çıkacaklarının garantisi yok rusya kırımı işgal etti millet 3 5 kınadı sonra unutuldu yarın kieve girse yine 3 5 kınamayla geçiştirilecek , romanya siyasileri çok mu temiz ,ama diğer yandan güney kore, japonya , gibi avrupa ile alakası olmayıp gayet avrupa standartlarında yaşayan ülkeler var , zamanında işgal edilseydik -ermenistan sefalet içinde yaşayan kukla bi devlet-belarus gibi demokrasiden oldukça uzak bi devlet bizim seçimler çok mu temiz diye soracaklar için inanın bunların yanında çok temiz eğer o kadar temiz olmasaydı büyük şehirleri kaptırmazdı akp ve işte buna benzer ülkeler olurduk trakya, istanbul ve izmir'in yöreleri avrupa sınırları içinde olurdu ama, içinde yaşayan türkler nerede olurdu, onu bilemezdiniz. ekşi sözlük kullanıcılarıyla mesajlaşmak ve yazdıkları entry'leri takip etmek için giriş yapmalısın.
BOYU 170 CM CİVARINDAYDIAtatürk'ün boyu civarındadır, bu konuda net bir rakam bulunmamaktadır. Kilosu ise askerlik yıllarında, 50-55 kilogram iken, ileriki yaşlarda 75 civarıydı. 42 numara ayakkabı giyiyordu. Ayakları taraksız ve narindi.SOFRADAN DOYMADAN KALKARDI’Atatürk'ün en sevdiği yemek, etsiz kuru fasulye ile pilavdı. Boğazına çok düşkün olmayan Mustafa Kemal çoğu zaman sofradan tam doymadan kalkardı. Bir diğer sevdiği yemek ise karnıyarıktı. Karnıyarık yemeğini pilav ile karıştırıp yerdi. Öğlen yemeklerinde daha çok ayran ve limonata içmeyi tercih ediyordu.ELBİSELERİNİ KENDİSİ TASARLARDI’Kahveyi de çok seven Gazi, günde 15-20 fincan Türk kahvesi ve yaklaşık 40 adet sigara içiyordu. Atatürk'ün tüm gömlekleri beyaz ve bej rengindeydi. Gömleklerine yedek kol manşeti ve yaka yaptırırdı. Gelen hediye yabancı kumaşlardan elbise diktirirken, yerli malı haftasının ihdasından sonra Sümerbank'ın kendisine özel hazırladığı kumaşlardan giysilerini yaptırmıştır. Elbiselerinin modelini kendisi tarif ederdi. Gömleğinin sol göğüs üzerine dairesel olarak iç içe geçmiş “ harflerini işletmiştir. Boyun kısmında içte “KEMALAT Yani D. Grammatika” etiketi YABANCI DİL BİLİYORDUFransızcayı yazıp, konuşabilir, Almancayı ise anlar ama konuşmazdı. Farsça ve Arapçayı mükemmel derecede bilmekteydi. Mustafa Kemal, çok kitap okuyan biriydi. Toplam 3977 kitap okumuştur. Bir ömürde bu kadar kitap okunması inanılmaz bir sayıdır. Sakarya meydan muharebesi sırasında, top gürültüleri altında, çadırında eserlerinin tümünü okuduğunu, 1921 yılında yaptığı bir konuşmasında açıklamıştır. Çoğunlukla Çankaya Köşkü'nde ve Anıtkabir'de yer alan kitapları üstün körü değil, önemli satırlara not düşerek okuduğu bilinmektedir. Atatürk'ün, Kurtuluş Savaşı’nın hazırlıklarının sürdüğü o yoğun günlerde dahi vakit bularak kitaplarını okumuş, özellikle Reşat Nuri'nin Çalıkuşu’ romanından çok etkilenip İsmet Paşa'ya da okuması için 14 KİTAP YAZDIAtatürk, geometri kitabı yazarak Türkçemize kazandırdığı terimler; açı, açıortay, alan, artı, beşgen, boyut, çap, çarpı, çekül, çember, dış ters açı, dikey, dörtgen, düşey, düzey, eğik, eksi, eşit, eşkenar, iç ters açı, ikizkenar, kesit, konum, köşegen, oran, orantı, paralelkenar, taban, teğet, toplam, türev, uzay, üçgen, yamuk, yataydır. Atatürk'ün bu kitap dışında 13 kitabı daha bulunuyor. Bunların arasında; Medeni Bilgiler’, Karlsbad Hatıraları’, Bölüğün Muharebe Eğitimi’ gibi hem askeri hem de toplumsal konulara yönelik kitapları dikkat VE KÖPEKLERİ ÇOK SEVERDİGünümüzde Atatürk çiçeği adıyla bilinen süs bitkisinin Türkiye’de yetiştirilmesi ve tanınmasına önayak olan Mustafa Kemal Atatürk’tür. Yetiştirilmesi sırasında görev alan bitki bilimcilerden gelen öneri üzerine Türkçe’de çiçeğe “Atatürk” adı verilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, atları ve köpekleri çok severdi. Çok sevdiği Sakarya adlı atını, eşi Latife Hanım'a hediye etmiştir. Alp ve Alber adlı köpeğinden sonra, Mustafa Kemal’in yaşamında en önemli köpek hiç şüphesiz Foks'' adındaki köpeğidir. Seyyar fotoğrafçılık yapan Hasan Efendi adındaki birisinden 50 lira gibi yüksek bir fiyata satın aldığı Foks, aslında bir sokak köpeğidir. Foks, Atatürk’ün en sevdiği hayvan olarak Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde her zaman el üzerinde tutulmuş, ona her zaman büyük özen gösterilmiştir. Foks öldükten sonra doldurulup mumyalanmış. Halen de Anıtkabir Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi’nde DÜZENLİ ATA BİNER VE YÜZERDİSporu her yönü ile teşvik eden Ulu Önder Atatürk, spor sayesinde zindelik ve güç kazanılacağını söylüyordu. Sağlık açısından vazgeçilmez bir unsur olan sporu kendisi de yapmaktaydı. Türk gençliğine Gençlik ve Spor Bayramı’nı armağan ederek spora verdiği önemi ortaya koymuştur. En çok sevdiği spor ise güreşti. Düzenli olarak ata biner, yüzer ve bilardo GAZETE ÇIKARDISanata olan ilgisi sadece müzikle sınırlı değildi. Okul yıllarından itibaren yazdığı şiirleri vardır. Ayrıca “Minber”, “İrade-i Milliye” ve “Hakimiyet-i Milliye” olmak üzere üç gazete çıkarmıştır. Edebiyat ve sinema da sevdiği ve ilgilendiği sanat dalları idi. İlk operamız olan “Özsoy”u sahneye koyduran ve İran Şahı’na izlettiren de YÜZYILIN LİDERİ UNVANI ALDIAtatürk, 08 Kasım gününden itibaren iki gün komada kalarak, 10 Kasım günü saat; hayatını kaybetti. Atamızı sevgiyle, saygıyla, minnetle anıyoruz. Ölümünün arkasından UNESCO tarafından “Yüzyılın Lideri” unvanı verilmiş ve 21. yüzyılda tüm dünyada anılmaktadır.,ATATÜRK'LE ALAKALI İLGİNÇ BİLGİLER1. Che guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; Atatürk’ün "Büyük Nutku" Atatürk'ün dünyada "başöğretmen" sıfatlı tek Atatürk bir geometri kitabı yazdı O, üçgen, açı, dikdörtgen gibi 48 tane geometri teriminin Türkçe isim Norveççe'de "Atatürk gibi olmak" diye bir deyim ''Atatürk'' çiçeği'nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın`in koymuştur ve bu çiçek tüm dünyada bu isimle üretilip Fidel Castro, ABD'nin bilgisi olmaması şartıyla "Atatürk'ün Büyük Nutuk kitabını" Yunan başkomutan Trikopis, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçer ve saygı duruşunda Atatürk, ''Mimber'' adında bir gazete çıkartmıştır ve gazete 52 sayı Bir röportajda Atatürk'e Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye sorulduğunda;'Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için, davet gelirse düşünürüz' demiştir. Ve bunun üzerine BM yasası değiştirildi ve üyeliğe davet edilen ilk ülke Türkiye Cumhuriyeti General McArthur "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim" 1976 yılında UNESCO Atatürk ile ilgili bir metin yayınladı. Metinde şu ifadeler yer almıştır;'Atatürk kimdir? Atatürk uluslararası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir inkilapçı, sömürgecilik ve yayımlacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü. bütün yaşamını boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayrımı göstermeyen, eşi olmayan devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu'13. 1996'da Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde, mezar taşına şu mesajı yazdırmıştır'Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal Atatürk'ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm' 14. 2000'de ABD Başkanı'nın milenyum mesajı şöyledir;'Milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk'tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir'15. 2005'de Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisi "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk'ü örnek alsın yeter" 2006'da ise AB Uyum yasaları gereğince Türkiye'de devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istenmiştir.
atatürk ün o zamanlar vatandaşı olduğu ülke