🎇 Milli Mücadele Döneminde Yapılan Fedakarlıklar Ile Ilgili Araştırma

MilliMücadele döneminde Sovyetler Birliği’nin yapmış olduğu yardımın. miktarı ile ilgili Baskın Oran’ın hesaplamalarıyla, diğer araştırmacıların. hesaplamaları arasında tutarsızlıklar bulunmaktadır. Ergil, Bolşeviklerin yaptığı para. yardımının 1921 ve 1923 yılları için mecliste onaylanan milli savunma MilliMücadele Döneminde Yozgat: 61 . Atatürk Döneminde Yapılan Karayolları, Barajlar Ve Türkiye'de Giyim Kuşam İle İlgili Düzenlemeler ve BaskıYılı: 2010. Dili: Türkçe. Yayınevi: İletişim Yayıncılık. Kitap Adı İlk Meclis'in Vekilleri - Milli Mücadele Döneminde Seçimler. Yazar Ahmet Demirel. Yayınevi İletişim Yayıncılık - Araştırma-İnceleme Dizisi. İlk Baskı Yılı 2010. Dil Türkçe. Barkod 9789750507618. Millî Mücadele Dönemi’nde yapılan fedakârlıklar ile ilgili araştırma. Bir Dünya Bırakın Dinleme/İzleme Metni Cevapları 6. Sınıf Türkçe Kitabı Ata Yayıncılık sorusunun cevabı için bana yardımcı olur musunuz? BİRİNCİDÜNYA SAVAŞI VE MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE TÜRK DENİZ HAVACILIĞI FAALİYETLERİ Sayı: 98 Harbiye Nezareti, 27 Kasım 1911 tarihinde Paris’ten iki Bleriot marka uçağın ilk etapta 170 bin ardından da bir diğer 171 bin 545 guruş 10 paranın Nezaret bütçesinden karşılanarak getirtilmesini talep etmiştir11.Bunun Milli Mücadele döneminde Atatürk'ün, "Cumhuriyet'in temelini burada attık" dediği tarihi yapıda, Atatürk'e ait çalışma ve dinlenme odası ile tarihi kongre salonu, kongrenin Kuva-yı Milliye birlikleri savaşıyordu. Kuva-yi Milliye halkın içinden çıkmış, vatan ve yurt sevgisi ile düşmana karşı mücadele eden silahlı güçlerdi. Terhis edilen birçok subay ve asker Kuva-yı Milliye birliklerine katılmıştı. TBMM 1920 sonlarında Kuva-yi Milliye birliklerini kaldırıp düzenli ordu kurmaya karar verdi 1IC34Vg. misafir - 6 yıl önce Tekâlif-i Milliye Emirleri olarak bilinen 10 maddelik savaş hali nedeniyle halkın yapması emredilen görevlerdir. Bu emirlerde yada görevlerde halkın neler yaptığını rahatça görebilirsin arkadasım. Tekâlif-i Milliye Emirleri 7 ve 8 Ağustos 1921 günleri yayımlanmıştır ve on emirden oluşmaktadır. "Tekâlif-i Milliye Emirleri" çok kapsamlı olup bir taraftan aynı vergi mahiyetindeki uygulamayı içermekte, diğer taraftan da hizmet vergisi mahiyetindeki uygulamayı öngörmektedir. 1. Her ilçede kaymakamın başkanlığında malmüdürü ve ilçenin en büyük askeri amiri ile idare meclisi, belediye ve ticaret odalarının seçtikleri üyelerden oluşan Tekâlif-i Milliye Komisyonları Milli Yükümlülükler Komisyonları kurulacaktır. Bu komisyonlara o yörenin Müdafaa-i Hukuk Dernekleri merkez kurulundan iki üye ile köylerde imamlar ve muhtarlar tabii üye olarak katılacaklardır. Tekâlif-i Milliye Komisyonları derhal toplantılara başlayacak ve hiçbir komisyon üyesine hizmetleri karşılığı ücret ödenmeyecektir. Ayrıca her komisyon iki ay süre ile askeri hizmetleri ertelenmek üzere altı memur çalıştıracaktır. Tekâlif-i Milliye Komisyonları, savaş ekonomisine giren ve Tekâlif-i Milliye emirlerinde belirtilen malları toplayarak kendisine bildirilen cepheye gönderecek, ayrıca bu emirlerin hizmet yükümlülüğüne ilişkin hükümlerini uygulayacaktır. Komisyon üyelerinden görevinde ihmal gösterenler, vatana ihanet suçu işlemiş sayılacak ve ona göre cezalandırılacaktır. 2. Kentler, kasabalar ve köylerdeki her ev birer kat çamaşır kilot, fanila veya benzeri iç giyim, birer çorap, birer çift çarık hazırlayacak, belirli süre içinde komisyona teslim edecektir. Ordu ihtiyaçlarında kullanılacak bu giyeceklerin, yöresel özellikler göz önünde tutularak hazırlanmasına dikkat edilecektir. 3. Tüccar ve halk elinde bulunan çamaşırlık bez, Amerikan patiska, yıkanmış veya yıkanmamış yün ve tiftikle, erkek elbisesi yapımına yarayan her türlü yazlık ve kışlık kumaş, kösele, taban astarlığı, sarı ve siyah meşin sahtiyan mamul veya yarı mamul çarık, fotin, demir kundura çivisi, kundura ve saraç ipliği, nal, nal yapımında kullanılan demir, yem torbası mıh, yular, belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urganların yüzde kırkı Tekalif-i Milliye Komisyonlarına teslim edilecektir. Teslim edilen malların bedelleri daha sonra devlet tarafından ödenecektir. 4. Tüccar ve halkın elinde bulunan mevcut buğday, un, saman, arpa, kuru fasulye, bulgur, nohut, mercimek, koyun, keçi, kasaplık sığır, şeker, gazyağı, pirinç, sabun tereyağı, zeytinyağı, tuz, çay ve mum stoklarının yüzde kırkına ordu adına el konulacaktır. El konulan malların bedelleri daha sonra devlet tarafından ödenecektir. 5. Ordu içinde alınan taşıt araçlarının dışında halkın elinde kalan her türlü taşıt aracıyla at arabası, yaylı, öküz arabası, kağnı, at, eşek, katır, deve, kamyon, kamyonet, motorlu tekne, taka halk ayda bir kez olmak ve yüz kilometreyi aşmamak şartıyla orduya ait malları istenen yere kadar taşıyacaktır. Taşıma hizmetleri parasız yürütülecek, kimseye ücret ödenmeyecektir. 6. Ülkeyi terk etmiş olanların hazineye geçmiş olan mallarından ordu ihtiyacını karşılamaya yarayacak olanlara el konulacaktır. 7. Halkın elinde bulunan savaşta yararlanılabilecek her türlü silah ve cephane, en çok üç gün içinde Tekâlif-i Milliye Komisyonlarına teslim edilecektir. El konulan silah ve cephane için ücret ödenmeyecektir. 8. Halkın, tüccarın ve nakliyecilerin elinde bulunan benzin, vakum, gres yağı, makine yağı, don yağı, saatçi ve taban yağları, vazelin, otomobil lastiği, kamyon lastiği, lastik yapıştırıcısı, solüsyon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, çıplak tel, pil tecrit edici madde ve bunlara benzer malzeme ile sülfürik asit stoklarının yüzde kırkına ordu adına el konulacaktır. Alınan mal ve malzemenin bedelleri daha sonra devlet tarafından ödenecektir. 9. Demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç ve araba yapan esnaf ile imalathaneler tespit edilecek, bunların üretim, onarım ve yapım kapasiteleri hesaplanacaktır. Ayrıca süngü, kılıç, mızrak ve eğer yapabilecek zanaatkârlar da aranıp belirlenecektir. Söz konusu edilen esnaf, imalathane ve zanaatkârlar savaş araç ve gereçleri üretimi, onarım ve yapımı ile görevlendirilecektir. Sürekli görevlendirileceklere geçimlerine yetecek ücret ödenecektir. 10. Daha önce halka bırakılmış olan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabalarının bütün donatımları ve hayvanları dâhil olmak üzere yüzde yirmisi, binek atı, top çekebilecek hayvanlar, yük taşıma atı, katır, eşek ve develerin yüzde yirmisi ordu adına alınacaktır. Bütün bu alınanların bedeli daha sonraları devlet eliyle ödenecektir. misafir - 6 yıl önce İnsanlar kıyafetlerini, yiyeceklerini, ellerindeki hayvanları ve maddi değeri olan eşyalar devlete verilmiştir. Hepsinden önemlisi insanlar kendilerini siperlere sürmüşlerdir ve milyonlarca insan cephede can vermiştir. AnasayfaDers NotlarıMillî Mücadele Dönemi’nde yapılan fedakârlıklar ile ilgili araştırma yapınız. 6. Sınıf Türkçe Kitabı Millî Mücadele Dönemi’nde yapılan fedakârlıklar ile ilgili araştırma yapınız. konusu kısaca hakkında bilgileri ele alacağız. Cevap Millî Mücadele Dönemi’nde askerlerimizin çok az bazen aç kalarak savaşa devam ettiklerini, kadınların onlara mermi taşımak için elindeki bütün mallarını feda ettiklerini, karda yalın ayak cepheye mermi taşıyan ve savaşanları , gözünü kırpmadan şehit olan genç denen çocukları okudum. Bu çok etkileyiciydi. Millî Mücadele Dönemi’nde yapılan fedakârlıklar ile ilgili araştırma Hakkında Soru Sormak İster Misiniz ? Yorum ve Düşüncelerinizin Bizim İçin Ne Kadar Değerli Olduğunu Biliyor Musunuz ? Destek ve Yorumlarınız için Tıklayınız... Milli mücadele döneminde Türk milleti kadın erkek yaşlı çocuk demeden el ele vererek birlik ve beraberlik içerisinde vatanını kurtarmanın çabalarını vermiştir tüm imkansızlıklara ve olanak olmadan insanları bir arada tutan vatanını olan sevgi vatan toprağını kurtarma mücadelesidir bu orada birçok kahramanımız vardır bu kahramanlar şehit olmaktan Gazi olmaktan kaçırmamış lardır her zaman mücadele vererek ülke gezimize vatan topraklarımızı korunmuş milli mücadele en güzel örneklerini Kurtuluş Savaşı'nda Bir Cevap bölümünü boş bırakabilirsiniz. Önceki Ders Kitabı Sayfa Cevapları Barış temalı bir şiir yazınız. Bir Sonraki Sayfa Cevapları KonusuAtatürk’ün, Kurtuluş Savaşı anılarından birini öğreniniz. » 15 Kayıtlı ÜyeSon Üye Kuran-i Kerim Öğretmeni error Content is protected !! MİLLÎ MÜCADELE DÖNEMİNDE ANADOLU’DA FAALİYET GÖSTEREN ZARARLI CEMİYETLER Yrd. Doç. Dr. Cengiz DÖNMEZ* Giriş 1. Zararlı Cemiyetlerin Ortaya Çıkışı Sırasında Ülkenin Genel Durumu Osmanlı Devleti ile, İtilâf Devletleri arasında 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi, çok ağır şartlarla dolu idi. Bu mütareke ile Osmanlı Devleti, imparatorluk üzerinde İtilâf Devletlerinin her türlü tasarruflarına açık, çaresiz bir hale düşerken, Türk milleti de, karanlık bir döneme adım atıyordu Giriş 1. Zararlı Cemiyetlerin Ortaya Çıkışı Sırasında Ülkenin Genel Durumu Osmanlı Devleti ile, İtilâf Devletleri arasında 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi, çok ağır şartlarla dolu idi. Bu mütareke ile Osmanlı Devleti, imparatorluk üzerinde İtilâf Devletlerinin her türlü tasarruflarına açık, çaresiz bir hale düşerken, Türk milleti de, karanlık bir döneme adım atıyordu. Tarih boyunca, insanlığa, adaleti, hoşgörüyü ve hürriyeti tanıtmış olan Türkler, şimdi hiç de lâyık olmadıkları, haksız, adaletsiz ve insanlık dışı bir muameleye maruz halde, yaşama hakkından ve bağımsızlığından yoksun bırakılmak isteniyordu. Mondros Mütarekesinin 31 Ekimde yürürlüğe girmesiyle, yıllarca bekledikleri fırsatı elde eden İtilaf Devletleri, bu noktada, özellikle mütarekenin muğlak yedinci maddesine dayanarak, daha önce kendi aralarında yaptıkları gizli antlaşmalar çerçevesinde Osmanlı topraklarını işgal etmeye başlamışlardır. Gerçekleştirdikleri bütün işgaller için, hep Mondros Mütarekesini uyguluyoruz gerekçesini ortaya atan İtilaf Devletleri, işgaller sırasında Türk milletine karşı her türlü insanlık dışı, haksız ve adaletsiz uygulamalarıyla, güya mütarekeyi tatbik ederek, bu bölgelere barış getirmeye çalıştıklarını iddia edecek kadar da, samimiyetten uzak davranışlar içerisine girişmişlerdir. Bu ortamda, Mondros Mütarekesi İtilâf Devletleri için, Osmanlı Devleti’ni parçalama hedefi çerçevesinde, Türkler aleyhindeki her türlü keyfî uygulamalarını gerçekleştirmek için kullandıkları bir araç olurken, Osmanlı Devleti için ise, kendisine hiç bir şey kazandırmayan, tam aksine her türlü kötülüklere maruz bırakırken, topraklarının parçalanması ve kendisinin yıkılması hususunda kılıf olarak kullanılan sözde bir ateşkes anlaşması, gerçekte ise bir ölüm fermanı olmaktan öteye gidememiştir. İtilaf Devletlerinin, devlet işlerine karışmak ve Türkler aleyhinde devleti istedikleri gibi yönlendirmek noktasındaki keyfî uygulamaları, bütün memlekette, Türk halkının özel hayatının dokunulmazlığının ihlali ile can ve mal güvenliğinin hiçe sayılarak sürekli tehdit edilmesi hususunda da aynen devam etmiştir. Bu çerçevede halkı sindirmek maksadıyla giriştikleri her türlü zulüm hareketlerinin yanında, mallarını da gasp ederek ellerinden almak şeklindeki uygulamaları, başta İstanbul olmak üzere bütün ülkede, can ve mal güvenliğini ortadan kaldırırken, tam bir kargaşa ortamının yaşanmasına da sebep olmuştur. Bu dönemde, özellikle İngilizlerin İstanbul’da insan haklarına aykırı bir biçimde, Türk halkının her türlü can ve mal güvenliğini hiçe sayarak, kendi menfaâtleri doğrultusunda başlattıkları keyfî uygulamaları had safhaya ulaşmıştır. Konu ile ilgili olarak, İngilizler tarafından gerçekleştirilen tahribâttan zarar gören kişilerin ifadeleri ve şikayet evraklarına dayanılarak hazırlanan bir Tahkikât Fezlekesi, durumun ciddiyetini açıkça ortaya koymaktadır. Bu fezlekeye göre; “İngilizler, bulundukları bölgelerde, İngiliz istekleri doğrultusunda hareket etmeyen Türk halkına her türlü zulmü yapmaktan geri kalmamış ve onları, büyük miktarlarda maddî zarara uğratmışlardır”. Yine aynı konuyla ilgili 21 Haziran 1920 tarihli basında yer alan “İngiliz Emriyle İdam” başlıklı bir haber de, zulmün boyutlarını gözler önüne seriyordu. Bu habere göre; bazı kişiler , İngilizlerin emriyle Divân-ı Harb tarafından verilen karar üzerine idam edilmişlerdir. Tamamen iddialara dayalı olarak gerçekleştirilen bu idamlar, İtilaf güçlerinin, menfaâtleri için insanların en temel hakkı olan yaşama hakkını bile ellerinden alarak, insan hayatını nasıl hiçe saydıklarını gösteren önemli birer örnek durumundadırlar. Bunların yanında, İstanbul’da işgal kuvvetleri tarafından, 31 Ağustos 1920 tarihinde Harbiye Nezaretine gönderilen bir yazı ile de, hiç bir sebep yokken, İstanbul’un çeşitli mahallelerinde bulunan ve adresleri bildirilen bazı evlerin, öngörülen tarihlere kadar boşaltılarak kendilerine teslim edilmesi istenmiş ve daha sonra da, bu evlerde kendileri oturmaya başlamışlardır. İşgal Kuvvetlerinin bu isteği karşısında, Hükümetin öngörülen tarihlerde evleri boşaltarak onlara teslim etmekten başka bir şey yapamaması da, halkının can ve mal güvenliğini sağlamak noktasında bile, çaresizlik içinde bulunduğunu ve olaylar karşısındaki aczini anlatmaya yetiyordu. Bu husus, aynı zamanda memleketin içinde bulunduğu kötü şartlar ile yaşanan otorite boşluğunun da bir göstergesi durumundaydı. Memleketin adeta sahipsiz olduğu bu sırada, millet yoksul düşmüş, açlık ve zulümden ölenlerin sayısı artmış, binlerce Türk köyü, yüzlerce Müslüman şehir ve kasabası yakılıp yıkılmış, halk ülke içinde seyahat edebilmek için İtilâf Devletlerinden izin almak durumunda kalmıştı. Bir çok yerde kanun hakimiyeti ve düzen kalmamış, eşkıya çetelerinin sayısı hızla artmış ve bunlar halkı haraca bağlamışlardı. Mondros Mütarekesi ve sonrasındaki gelişmeler, zaten, bütün ülkede, geniş ölçüde bir çözülme ve çöküntü hali meydana getirmişti. Bu durum, özellikle İzmir’in işgalinden sonra daha da feci bir hal alınca, halkta da, İstanbul Hükümetinin, icraatında gösterdiği beceriksizlik yüzünden, ülkenin sürüklenmekte olduğu korkunç akıbete bir çare bulabileceği ümidi kalmamıştı. Halkın ümitsiz, moralsiz ve çöküntü halinde bulunduğu ve devlet ve milletin her türlü ihanetle karşı karşıya kaldığı bu dönemde, koskoca Osmanlı toplumunda; 1 Padişah ve onun etrafında toplananlar 2 Osmanlı Devleti’ni yenen devletlere alet olanlar 3 İstanbul İttihat ve Terakki teşkilatına bağlı olanlar gibi, çekilen sıkıntılara çare olamayacak, sadece üç teşkilâtlı kuvvet mevcut idi. Görüldüğü gibi, zararlı cemiyetlerin ortaya çıkışı sırasında, ülkenin, devletin ve milletin genel durumu ile, içinde bulunduğu şartlar, oldukça kötü ve içinden çıkılmaz bir halde idi. 2. Zararlı Cemiyetlerin Ortaya Çıkışı Hükümetin, memleket leyhinde bir icraatta bulunabileceğinden tamamen ümidin kesilmesi, ülkede çeşitli çabalar, akımlar ve mücadeleleri başlatmıştı. Bu mücadelelerin memleket yararına ve zararına olmak üzere iki ana istikamette geliştiği görülmekte idi. Ülke zararına olarak, Rum, Ermeni, Kürt hareketlerinin yanında, manda taraftarlarının faaliyetleri de söz konusuydu. Bu mücadeleler ve faaliyetler çerçevesinde, her gün ülkede, Millî Mücadele leyhinde yada aleyhinde faaliyet gösteren, gizli veya açık, yeni, fırka, kulüp ve cemiyetler kuruluyordu. Bunların bazıları sözde memleketi kurtarmak için, bazıları tamamen Türk milleti ve memleketinin aleyhinde faaliyet göstermesi için, bazıları da sadece kurucularının kendi menfaatlerini korumak için teşkil ediliyorlardı. Bu dönemde, o kadar çok zararlı cemiyet kurulmuştur ki, burada, hepsini ele almamız mümkün değildir. Bu sebeple, belli başlılarını ele alarak, bunlar üzerinde durmaya çalışacağız. Çok çeşitli maksatlarla, değişik kişi ve gruplar tarafından kurulmuş olan zararlı cemiyetleri, kurucuları, amaçları ve faaliyetleri yönlerinden farklı şekillerde tasnif etmek mümkündür. Bu çerçevede, bu cemiyetleri, Türkler ve azınlıklar tarafından kurulanlar, yada, ayrılıkçı, mandacı, idare-i maslahâtçı, statükocu ve çıkarcı şeklinde bir tasnife tâbi tutabileceğimiz gibi, aşağıda görüldüğü üzere de tasnif edebiliriz. Ele alarak tasnif edeceğimiz zararlı cemiyetlerin belli başlıları şunlardır 1 Hıristiyanlar Rumlar - Ermeniler tarafından kurulanlar a Rumlar tarafından kurulanlar aa Etniki Eterya Cemiyeti ab Pontus Rum Cemiyeti ac Mavri Mira Cemiyeti b Ermeniler tarafından kurulanlar ba Hınçak Cemiyeti bb Taşnak Cemiyeti 2 Yahudiler tarafından kurulanlar a Makabi Cemiyeti  b Alyans İsrail Cemiyeti 3 Müslümanlar Türkler - Kürtler tarafından kurulanlar a Türkler tarafından kurulanlar aa Manda ve himaye taraftarı olanlar aaa Wilson Prensipleri Cemiyeti aab İngiliz Muhibleri Cemiyeti ab Manda ve himaye taraftarı olmayanlar aba Teali İslam Cemiyeti abb Sulh ve Selamet-i Osmaniye Fırkası b Kürtler tarafından kurulanlar ba Kürt Teali Cemiyeti  Şimdi, bu zararlı cemiyetleri, yaptığımız tasnife göre incelemeye çalışalım. 3. Hıristiyanlar Rumlar-ErmenilerTarafından Kurulan Zararlı Cemiyetler Ülkenin her yönden büyük sıkıntı içinde bulunduğu ve Türk halkına karşı tam bir katliam hareketinin başlatıldığı bu dönemde, Hıristiyan azınlıklar ise, adeta azmış bir vaziyette kendi özel maksatlarını gerçekleştirmek için gizli veya açıkça, Türkler aleyhindeki faaliyetlerini sürdürmeye çalışırlarken, İtilâf Devletlerinden de, büyük destek görüyorlardı. Onların, milletimizin haysiyet ve şerefini kırıcı yönde çılgınca hareket ettikleri bu sırada, Batı Anadolu’da Yunanlılar ve yerli Rumların, Doğu Anadolu’da ise, Ermenilerin, Türkler aleyhindeki taşkınlık ve katliamları olanca hızıyla devam ediyordu. Gerek Ermeniler ve gerekse Rumlar, Türkler aleyhindeki çalışmalarını, kurdukları cemiyetler vasıtasıyla da, gayet organize bir şekilde sürdürüyorlardı. Şimdi bu cemiyetleri ve faaliyetlerini ortaya koymaya çalışalım. a Rumlar Tarafından Kurulan Zararlı Cemiyetler İzmir’in işgali ile birlikte, Yunanlılar tarafından başlatılan taşkınlık ve katliam hareketlerine, yerli Rumlar da, yağmalama, zulüm ve katliam hareketleri ile katılarak, Yunan işgalini kolaylaştırmaya yönelik bir çaba içine girmişlerdir. Yüzlerce yıldan beri, Osmanlı topraklarında Yunan menfaatlerini temsil eden ve Rumların teşkilatlanarak harekete geçmesinde en büyük rolü oynayan Rum Patrikhanesinin, bu etkinliklerin merkezi haline gelmesi ve çalışmaların koordileli bir şekilde buradan idare ediliyor olması, Türk ve Müslüman halkı daha da zor duruma sokmuş ve adeta kan kusturmuştur. Rumların taşkınlıkları, o kadar büyük boyutlara ulaşmıştır ki, işgal sırasında Türklere karşı sert bir tutum takınmış olan, İzmir İşgal Kuvvetleri Kumandanı Albay Zafiriu’yu bile, bu durumdan rahatsız olmuş ve O, 18 Mayısta bir beyannâme yayınlayarak, Rumları durdurmaya ve böylelikle asâyişi temin etmeye çalışmıştır. Bitmek bilmeyen kin ve nefret duyguları sebebiyle,Türkler aleyhine zulüm ve katliam hareketlerine girişmekle kalmayan Yunanlılar ve yerli Rumlar, Türklerin maruz kaldığı insanlık faciasını örtmek ve böylelikle kendilerine karşı Dünya Kamuoyunda bir tepki oluşmasını önlemek maksadıyla, “Türkler Hıristiyanları Katlediyor” diyerek, büyük bir yalan propaganda kampanyası başlatmışlardır. Yunanlılar tarafından tertiplenen bu gerçek dışı propaganda, çok geçmeden İtilâf Devletlerinin dikkatini çekmiş ve bu olayla ilgilenmelerini sağlamıştır. Bu çerçevede, İtilâf Devletleri kendi temsilcilerinden oluşan ve Batı Anadolu’da Yunan propagandaları ve Türklerin durumuyla ilgili olarak yerinde incelemeler yapmak ve gerçekleri ortaya çıkardıktan sonra hükümetlere bildirmek üzere bir komisyon kurmaya ve komisyonu bu bölgeye göndermeye karar vermişlerdir. İtilâf Devletleri tarafından teşkil edilen, Amiral Bristol başkanlığındaki bu komisyon tarafından, Batı Anadolu’da yapılan incelemeler sonunda, 12 Ekim 1919’da hazırlanan rapor, bölgede Hıristiyan katliamının söz konusu olmadığını, tam tersine Yunanlılar tarafından büyük bir Türk katliamının gerçekleştirilmekte olduğunu ortaya koymuştur. İnsanlık dışı bu faaliyetlerine, çeşitli zararlı cemiyetleri de ekleyen Rumlar, bu dönemde, sadece İstanbul’da, kendileri leyhinde çalışmalar gerçekleştiren 112 adet cemiyet kurmuşlardır. Bu sebeple, en faal olanlarına değinmek durumundayız. aa Etniki Eterya Cemiyeti Etniki Eterya Millî Ortaklık Cemiyeti, 16 Ocak 1814 tarihinde Odesa’da, Aleksandır İpsilanti, Diyamandis İpsilanti ve Mihail Fotiyadis arasında, Yunanistan’ın bağımsızlığa kavuşmasını sağlamak fikri çerçevesinde yapılan toplantıda, on yedi maddelik bir metinin okunmasıyla temelleri atılmış ve daha sonra, Emanuil Ksantos, Nikolaos Skufos ve Anastasyas Çakalof tarafından kurulmuştur. Etniki Eterya Cemiyetinin amacı; gerek Türkiye içinde, gerekse diğer ülkelerde bulunan Yunanlıları, Türkler aleyhinde harekete geçirerek ayaklandırmak ve bu suretle Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasını sağlamaktır. Cemiyet, kendisine Yunan istiklal hareketini desteklemeyi, doktrin ve aksiyon programı haline getirmiştir. Etniki Eterya; Balkanlarda, Romanya, Bulgaristan, Sırbistan bölgelerinde, Yunan, Slav ve Ortodoksların katılımıyla ayaklanmalar çıkartan ve Yunanistan istiklali için projeler hazırlayan, bu projeleri, 1820 yılında, Yunan İhtilal Programı haline dönüştürerek, aynı zamanda kendi programı haline de getiren bir ihtilal cemiyetidir. Bu ihtilal cemiyeti, Anadolu da ise, özellikle Ege bölgesini kendisine çalışma alanı seçmiş ve bölgede yaşayan Rumları, Türkler aleyhinde teşkilatlandırarak harekete geçirmiştir. Özellikle, 1821 Mora isyanı ve bu isyanın sonucunda Mora ve adaların Osmanlı kontrolünden çıkması, cemiyetin Türkler aleyhinde gerçekleştirdiği önemli faaliyetlerdendir. Zaten bu olay ile başlayan süreçte, 1830 yılında Yunanistan bağımsızlığına kavuşmuştur. Böylelikle, Etniki Eterya da, bir devletin doğumuna, bir imparatorluğun ölümüne çalıştığı meşhur kimliğiyle, amacına ulaşmıştır. Yunanistan’ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra da faaliyetlerini sürdüren cemiyet, bu defa Yunan topraklarını genişletmek maksadıyla ortaya çıkmış ve özellikle 1904 yılından itibaren, diğer cemiyetlerle birlikte Karadeniz Bölgesi’nde, bir Pontus Devleti kurulması fikrini canlandırmaya çalışmıştır. 1912 Balkan Harbinden sonra da, bu amacın gerçekleştirilmesi için çaba göstermiştir. ab Pontus Rum Cemiyeti Pontus Rum Cemiyeti; 1904 yılında Merzifon Amerikan Kolejinin yardımıyla İstanbul merkez olmak üzere kurulmuş ve özellikle İstanbul Fener Rum Patrikhanesinden aldığı destekle, Karadeniz bölgesinde, başta Samsun, Trabzon gibi şehirler olmak üzere, değişik yerlerde şubeler açmıştır. Pontus Rum Cemiyetinin amacı; Rumları siyasî bir yapı altında birleştirerek, Rize’den İstanbul Boğazına kadar uzanan Kuzey Anadolu toprakları üzerinde bir Rum Devleti kurmak ve daha sonra buraları Yunanistan ile birleştirmektir. Cemiyet tarafından bastırılan bir haritaya göre, kurulması planlanan devletin sınırlar da, merkezi Samsun olmak üzere, Batum’dan İnebolu’nun batısına kadar olan Karadeniz kıyıları ile Kastamonu, Çankırı, Yozgat, Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Gümüşhane ve Erzincan’ın bir kısmı olarak belirlenmiştir. Bu bölgede bir devlet kurma amacına ulaşabilmek için, Türklere karşı silahlı bir mücadeleye girişilmesi gereği üzerinde duran cemiyet, çeşitli yerlerde Rum gençlerinden Pontus çeteleri oluşturmuştur. Oluşturulan çeteler vasıtasıyla da, sözü edilen şehirler ile onlara bağlı köy ve kasabalarda, Batı Anadolu’daki Rum çetelerinin eylemlerine benzer, çeşitli katliam ve zulüm hareketlerine girişmiştir. Bu çerçevede, sadece 1921 yılı içerisinde, Samsun, Çarşamba, Terme, Amasya, Merzifon, Vezirköprü, Ladik, Havza, Tokat ve Erbaa civarında 1641 kişi öldürülmüş, 923 kişi de yaralanmışlardır. Cemiyet, doğrudan Yunan Hükümetinden aldığı direktiflerin yanında, özellikle Fener Rum Patrikhanesi, Merzifon Amerikan Koleji, 1908 de kurulan Müdafaa-i Meşruta adlı ihtilal teşkilatı ve gerektiğinde kendilerine destek vermeyenlere ölüm cezası bile verebilen Mukaddes Anadolu Rum Cemiyeti ve Trabzon civarında oldukça yoğun faaliyet içerisinde bulunan, Rum Metropolitliği ile işbirliği içinde çalışmıştır ac Mavri Mira Cemiyeti Mavri Mira Cemiyeti; 1919 yılında, on iki Rum cemiyetinin kendi aralarında birleşerek yeni bir cemiyet kurmaları suretiyle ortaya çıkmıştır. Yunan Hükümeti, Rum Patrikhanesi ve din adamlarının büyük desteği sonucu kurulmuştur. Mavri Mira Cemiyetinin amacı; Megalo İdea Büyük Ülkü fikri doğrultusunda, İnebolu’dan Muğla’ya çekilecek bir çizginin batısında kalan, İstanbul, Trakya ve Batı Anadolu’nun Yunanistan’a ilhakı için gerekli zemini hazırlamaktır. Bu çerçevede, adı geçen bölgelerde Rum gençlerinden silahlı çeteler oluşturarak, Türk halkının üzerine saldırtan cemiyet, özellikle Ege ve Marmara kıyıları ile Kırklareli dolaylarında yoğun faaliyet içerisinde idi. Mavri Miraya bağlı Rum çeteleri, başta İstanbul olmak üzere Çeşme, Urla, Söke, Ayvalık ve bir çok yerleşim merkezinde, Türk köylerini basarak katliam, baskı, hırsızlık gibi akla gelebilecek her türlü insanlık dışı davranışlarda bulunmuşlardır. Doğrudan doğruya Venizelos’tan direktif alarak, Rusya’dan göç ettirilen Rumlara, ilaç ve insanî malzeme adı altında, silah ve cephane dağıtan cemiyet, Yunan Kızılhaçı, Göçmenler Komisyonu ve Ermeni Patrikhanesi gibi kuruluşlarla işbirliği içinde çalışmıştır. b Ermeniler Tarafından Kurulan Zararlı Cemiyetler Tarihte ilk Türk Ermeni ilişkileri 1018 yılında, Selçuklular devrinde başlamış ve Selçuklularla Ermeniler, yaklaşık üç yüz yıl boyunca dostça yaşamışlardır. Türk Ermeni ilişkileri, Osmanlı Devleti’nin kurulmasından sonra da uzun bir süre aynı çizgisini korumuş ve XIX. yy ikinci yarısına kadar dostluk havası içerisinde devam etmiştir. Bu dönemde, Türklerden daha rahat bir hayat süren Ermeniler, tarım, ticaret ve özellikle kuyumculukla uğraşarak bir hayli zengin olmuşlardır. Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin hoşgörü yönetimi sayesinde, 1461 de İstanbul’da Ermeni Patrikliğinin açılmasıyla dinî serbestliğe kavuşurlarken, 1860 da da Ermeni Meclis-i Umumi-i Millîsi adlı bir meclis kurmalarına izin verilerek, dinî, millî ve sosyal meselelerini istedikleri gibi müzakere etmek ve düzenlemek imkanına kavuşmuşlardır. Bu sayede, kendilerini her yönden geliştirme fırsatı bularak, devletinin çeşitli kademelerinde görevler alan Ermeniler, Osmanlı yöneticileri tarafından millet-i sadıka olarak isimlendirilmişlerdir. Ancak, gerek Balkanlardaki etnik unsurların ayrılıkçı faaliyetleri, gerek milliyetçilik akımı ve en önemlisi de başta Rusya olmak üzere büyük devletlerin kendi menfaatleri doğrultusunda kışkırtmaları sonucunda Ermeniler de, XIX. yy lın ikinci yarısından itibaren ayrılıkçı hareketlere başlamışlardır. Bu çerçevede, özellikle I. Dünya Savaşı sırasında Ruslarla işbirliği içerisinde hareket ederek, Türk askerlerini arkadan kuşatıp imha etmeyi planlamışlardır. Wilson ilkelerinin on ikinci maddesine dayanarak Doğu Anadolu’da bir devlet kurma hayaline kapılan Ermeniler, bu bölgede nüfuslarının daha kalabalık olduğunu iddia etmişlerdir. Amerikalı General Harbord başkanlığındaki bir heyetin bu bölgede nüfus sayımı yapacak olması üzerine de, gerçek dışı bu iddiayı ispatlamak için insanlıkla bağdaşmayan bir tutum sergileyerek, kurdukları çetelerle Van, Erzurum ve Erzincan da katliamlar yapmışlardır. Bu noktada, gerek savaş sırasında, gerekse mütarekenin imzalanmasından sonra, Türk milletini uğraştıran azınlık gruplarından belki de en önemlisi Ermeniler olmuştur. Çünkü Ermeni çeteleri, gerçekten oldukça vahşi bir tutum sergilemişlerdir. Adı geçen şehirlerde, erkeklerin topluca yakılarak öldürmesinden, kadınların ırzına geçilerek nehirlerde boğulmalarına, bir çoğunun daha ölmeden derilerinin yüzülmesinden, kol ve bacaklarının kesilmesine ve hatta ayaklarına nal çakılmasına kadar bir çok eylem sözü edilen Ermeni çetelerine aittir. Türklere karşı, daha ölmeden önce uygulanan ve tamamen gerçek olan bu işgence metotları, tarihi kayıtlara bile geçmiştir. Hiç şüphe yok ki, vahşete dayalı bu Ermeni hareketini yönlendirenler, bu dönemde yada daha önceden kurulmuş olan Ermeni cemiyetleri idi. Bazıları Türkiye içinde bazıları da Türkiye dışında kurulmuş olan bu cemiyetler ise, Araratlılar, Mektep Sevenler, Kara Has, Anavatan Müdafiileri, Armenekon Partisi, Hınçak komitesi ve Taşnak komitesi idi. Bu cemiyetler arasında radikal ve en faal olanları da Hınçak ve Taşnak komiteleriydi. Şimdi bu iki cemiyeti ele almaya çalışalım. ba Hınçak Cemiyeti Hınçak Cemiyeti; 1877 yılında İsviçre’de . Kafkasyalı Nazarbek ve karısı tarafından bir komite olarak kurulmuştur İdeolojik olarak sosyalist ve merkeziyetçi bir yapıdadır. Hınçakın amacı; önceleri Van, Bitlis, Erzurum, Elazığ, Diyarbakır, Sivas ve Trabzon vilayetlerinde muhtar bir idare kurmak iken, daha sonra bu merkezi Revan olacak şekilde büyük bir Ermenistan devleti kurmak ve sözü edilen şehirleri de bu devletin sınırları içine katmak olarak değişmiştir. İzmir, İstanbul ve Halep gibi şehirlerde şubeler açan cemiyet, ilk etapta, amacına ulaşabilmek için, Ermenilerin teşkilatlanmalarını ve silahlı çeteleri vasıtasıyla ihtilaller yapmaları gerektiğini lüzumlu görmüştür. Bu maksatla, Ermeni halkını harekete geçirmeye çalışmış ve 1913 yılında Köstence de gerçekleştirdiği kongresinde; Türkiye Ermenilerinin, kendi istek ve amaçlarını gerçekleştirmek için yasal yollara uymak zorunda olmadıklarını beyan etmiştir. Daha sonra, diğer azınlık unsurlarda görüldüğü gibi, silahlı çeteler oluşturarak Türk halkına karşı saldırıya geçmiştir. Bu çerçevede, Türklere karşı yukarıda sözünü ettiğimiz insanlık dışı katliam hareketlerini ve benzerlerini gerçekleştirmiştir. bb Taşnak Cemiyeti Taşnaksütyun Ermeni İhtilal Cemiyetleri Birliği Cemiyeti; 1890 yılında Ruslar tarafından Ermenilere Tiflis’te kurdurulmuştur. İhtilalci ve şiddet yanlısı bir yapıdadır. Bu cemiyetin amacı; kuzeyde Hazar Denizinden güneyde Antalya’ya ve batıda Sinop’un batısına kadar uzanan geniş topraklara sahip Birleşik Ermenistan devletini kurmaktır. Bunu gerçekleştirmek için de, 1892 yılında yapılan toplantısında, Türkiye’deki Ermenilerin silahlandırılması, silahlı eğitim yaptırılması, ileri gelen Türk devlet adamlarına suikastlar tertiplenmesi ve büyük bir silahlı ayaklanma için hazırlıklar yapılması kararlaştırılmıştır. Bu karar doğrultusundaki faaliyetlerin her aşamasında, en gaddar bir biçimde yer alan cemiyet, kurdurduğu çeteler vasıtasıyla akla gelebilecek her hareketlerin içinde bulunmuştur. Bu çerçevede, 21 Temmuz 1905 günü Padişah II. Abdülhamid’e bombalı bir suikast tertiplenmiş, padişah, cuma selamlığı uzadığı için bombanın erken patlaması sebebiyle şans eseri kurtulmuştu. Cemiyet, Türklere karşı tam bir soykırım faaliyeti gerçekleştirirken, sadece bununla yetinmeyip, dünya kamuoyunu kendi haklılıklarına da inandırmaya çalışmıştır. Bu maksatla, Doğu Anadolu’yla ilgili asılsız nüfus istatistikleri yayınlamaktan, hayali olaylar ve yalanlarla donatılmış eserler neşretmeye ve isteklerinin yerine getirilmesi için, Paris ve Londra’ya muhtıralar vermeye kadar, her türlü faaliyetin içinde yer almıştır. 4. Yahudiler Tarafından Kurulan Zararlı Cemiyetler Yahudiler, 1492 yılında İspanya’dan sürüldüğü zaman, kendilerine sığınma hakkı tanıyarak, ülkesine kabul eden devlet, sadece Osmanlı Devleti olmuştu. Bu tarihten itibaren, Türklerle Yahudiler arasındaki ilişkiler de başlamış ve uzun bir süre iyi yönde gelişmiştir. Yahudiler, kendilerine yaşama hakkı verilen Osmanlı Devleti’nde, Türklerin hoşgörülü siyaseti sayesinde kültür, din ve ticaret serbestliği gibi imtiyazlar elde ederek, kendilerini geliştirmiş ve bir müddet sonra zenginleşmişlerdir. Yahudilerin ortak amacı, Filistin bölgesinde bir İsrail devleti kurmaktı. 1514 Çaldıran ve 1517 Ridaniye savaşlarından sonra, Arap yarımadasının kontrolü tamamen Osmanlıların eline geçince, Yahudilerin ele geçirmeyi planladıkları Filistin bölgesi de Osmanlı toprağı haline gelmişti. Osmanlı Devleti’ne müracaat ederek, Kudüs başta olmak üzere, bu bölgeyi satın alma isteğini dile getirebilme cesaretini bile gösteren Yahudiler, Padişahtan red cevabı alınca, hayal kırıklığına uğramışlardı. Bu hayalleri içlerinde bir uhde olarak kalan ve amaçlarına ulaşmak için beklemek durumunda olan Yahudiler, Mondros Mütarekesinin imzalanmasından sonra, o zamana kadar Osmanlı Devleti’nin sadece himmetine ve himayesine mazhar olmuş olmalarına rağmen, dostça ve dürüst davranmamaya başlamışlardı. Diğer iki azınlık gibi, terör ve şiddet faaliyetlerine girişmemekle birlikte, Rumlarla beraber çalışmayı kabul etmişler ve Hahamhane tıpkı Rum Patrikhanesi gibi, barış konferansına sunulmak üzere bir muhtıra hazırlatmıştı. Yahudiler, Filistin toprakları mütareke sonrası İtilaf Devletleri tarafından işgal edildiği ve Türklerin elinden çıkmasından sonra kendilerine ayrılacağına güvenleri olduğu için, Osmanlılardan toprak talebinde bulunmamışlardır. Ancak, Hahambaşı Naum Efendinin başkanlığında yürüttükleri faaliyetleri sırasında, İzmir’in işgalini mesud bir hadise olarak görecek ve İstanbul’da bulunan bir Amerikan heyetine, hiçbir devletin himayesi altına girmek istemediklerini, sadece Wilson prensiplerinde milletlere vaad edilen statüyü kabul edeceklerini bildirerek, Osmanlı Devleti hakkındaki düşüncelerini ortaya koymuşlardır. Bir taraftan bu çalışmalarını gerçekleştirirken, diğer taraftan da Osmanlı Devleti’nde elde ettikleri, dinî, kültürel ve ticarî imtiyazlarını kaybetmemek için büyük çaba sarf etmişlerdir. Bu çerçevede, bol paralar harcayarak Makabi ve Alyans İsrail adında cemiyetler kurmuşlar ve Hahambaşının kontrolünde faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Dolayısıyla gerek Makabi, gerekse Alyans İsrail cemiyeti, diğer azınlık cemiyetleri gibi, çetecilik faaliyetlerine dönük olmayıp, fiili baskı, zulüm ve katliam hareketlerinde bulunmamıştır. Bu sebeple, söz konusu cemiyetlerin konumuzla ilgili Anadolu’daki faaliyetleri hakkında fazla bilgi de mevcut değildir. O nedenle, tarafımızdan üzerlerinde daha detaylı durulması lüzumu görülmemiştir. Ancak, yanlış bir anlaşılmaya meydan verilmemesi gerekir. Çünkü, bu cemiyetler de, Yahudilerin, Türkler aleyhine olarak, mevcut durumdan en iyi şekilde nasıl istifade edebileceği hususu üzerinde çalıştıkları için, Anadolu’da faaliyet gösteren zararlı cemiyetler statüsündedirler. 5. Müslümanlar Türkler - KürtlerTarafından Kurulan Zararlı Cemiyetler Mondros Mütarekesinin uygulanması ve özellikle İzmir’in işgali ile, işgal karşısında İstanbul Hükümetinin tutumu, Müslüman halk üzerinde olumsuz etki yaratmış ve onları umutsuzluğa sürüklemiştir. Bu umutsuzluk ortamında, bazı aydınlar da, kendilerine göre bir takım kurtuluş çareleri aramaya başlamışlar ve bu çerçevede, faaliyetlerinden dolayı zararlı cemiyetler kategorisinde ele aldığımız, çeşitli cemiyetler kurmuşlardır. Türkler yada diğer Müslüman etnik unsurlar tarafından kurulan ve sayıları bir hayli fazla olan bu cemiyetlerin hepsini burada incelememiz mümkün değildir. Dolayısıyla belli başlı cemiyetlere değinmeye çalışacağız. a Türkler Tarafından Kurulan Zararlı Cemiyetler Türkler arasında da bir kısım aydınlar, İzmir’in işgalinden sonra memleketin kurtarılabileceğine dair tüm ümitlerini yitirmişlerdi. Kendilerini umutsuzluğa kaptıran bu kişiler, artık mücadelenin hiç bir fayda sağlamayacağını düşünüyorlardı. Onlara göre, ya galip devletlere hoş görünerek bazı tavizler koparılmalı ya Padişahın etrafında toplanılmalı yada İslam dininin birleştiricilik özelliğinden istifade edilmeliydi. Bu kişiler, devletin içinde bulunduğu zor durumdan , ancak bu yollardan birisinin benimsenmesiyle kurtarılabileceğini düşünüyorlardı. Bu düşüncelerine uygun olarak da, manda ve himayeci, Padişah taraftarı yada İslam dininin etrafında toplanılmasını sağlayacağına inandıkları çeşitli cemiyetler kurmuşlardır. Şimdi bu cemiyetleri görmeye çalışalım. aa Manda ve Himaye Taraftarı Olan Zararlı Cemiyetler Mevcut şartlar içerisinde devletin kurtarılabileceğine dair bütün umutlarını yitirmiş, millî irade aşkında yoksun aydınların bazıları ise, galip devletlerden birisinin koruyuculuğu altına girerek, işin içinden çıkılabileceğini düşünüyorlardı. Bu çerçevede, onlar, başvurabilecekleri yollardan birisini de, kendi düşüncelerine uygun manda ve himaye taraftarı cemiyetler kurmak olarak görmüşler ve bu tür cemiyetler kurmuşlardır. En önemlileri Wilson Prensipleri Cemiyeti ve İngiliz Muhibleri Cemiyeti olan bu cemiyetleri daha yakından tanımaya çalışalım. aaa Wilson Prensipleri Cemiyeti Wilson Prensipleri Cemiyeti; 4 Aralık 1918 tarihinde İstanbul’da, çoğunluğu gazeteci-yazar, doktor, avukatlardan oluşan bir aydın grubu tarafından, Amerika’dan yardım sağlamak umuduyla kurulmuştur. Böyle bir cemiyeti kurma fikri ilk olarak, Wilson Prensiplerinin 12. maddesinin uyandırdığı umutla, Halide Edip Adıvar dan çıkmıştır. Cemiyetin amacı, önce Amerika’nın dostluğunu kazanarak, Wilson Prensiplerine uygun bir barışın gerçekleştirilmesini sağlamak için çalışmak, daha sonra da, Türkiye’yi Amerikan mandası altına sokarak, ülkenin kurtuluşunu temin etmekti. Bu cemiyeti kuranların Amerikan mandasını istemekteki başlıca dayanak noktası, Osmanlı Devleti’nin çoğunluğu Türk olan bölgelerinin bile bağımsız kalamayacağı, paylaşılacağı yahut bir başka devletin himayesi altına gireceği endişesi idi. Onlara göre, eğer Amerikan mandası altına girilirde, Amerika’nın rehberliği ve liderliği ile kalkınacaktık. Ayrıca eğer Amerikalılar çekip gitse bile, arkalarında kuvvetli, müreffeh, kültürlü, bütün etnik unsurları müşterek değerlere sahip bir Türkiye bırakacaklardı. Bunlardan başka, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu çeşitli askerî, siyasî, ekonomik problemlerin yanında, mutlaka cezalandırılacağı inancı da, bu kişileri amerikan mandası fikrine itmiştir. Kısa ömürlü fakat oldukça tesirli olan bu cemiyet, özellikle basın yayın yoluyla, Amerika leyhinde kamuoyu oluşturmak için büyük çaba sarf etmiştir. Türkiye’nin Amerikan mandası altına girmesi için her yola başvuran cemiyet yöneticileri 5 Aralık 1918 tarihinde Amerika Başkanı Wilson’a gönderdikleri bir muhtıra ile, resmen Amerikan mandasını talep etmişlerdir. Ancak, Wilson Prensipleri Cemiyeti de, diğer manda ve himaye taraftarı cemiyetler gibi, Millî hareket güç kazanarak, günden güne zafere doğru ilerledikçe, kan kaybetmiş ve Millî Mücadelenin zaferle sonuçlanmasıyla yok olmuştur. aab İngiliz Muhibleri Cemiyeti Manda ve himaye taraftarlarının savundukları en önemli görüşlerden birisi de, İngiltere’nin koruyuculuğunun temini fikri idi. Onlara göre, özellikle Türklerle - İngilizler arasında, yüzyıllardan beri sürüp gelmekte olan samimi ilişkiler yeniden canlandırılır, İngilizlerin sempatisi kazanılır ve himayeleri sağlanırsa, Osmanlı Devleti ile ilgili uygulanmak istenen zararlı kararlardan bir çoğu önlenebilirdi. Aydınlardan bir kısmının bu tür düşünceler içinde, kurtuluş çareleri aradıkları bu dönemde, İngilizler de, İstanbul’da daha aktif ve güçlü olarak nüfuzlarını kuvvetlendirmek ve kendileri leyhinde propaganda yaptırarak, kamuoyu oluşturtmak maksadıyla çeşitli arayışlar içerisine girmişlerdi. Bu maksatla özellikle İstanbul’da elde edecekleri Türklere kendileri leyhinde faaliyet gösterecek bazı cemiyetler kurdurarak, bu hedeflerine ulaşmayı planlıyorlardı. Bu sebeple, daha önce değişik ülkelerde İngiltere adına çeşitli cemiyetlerin kuruluşu sırasında görev almış olan, Papaz Frew’e bu görevi verdiler. Frew, bu dönemde Osmanlı Devleti’nin mevcut hukuk sistemine göre böyle bir cemiyeti kuramayacak olması sebebiyle geri planda kalarak, kendi adına bu cemiyetin kuruluşunu gerçekleştirecek, Türk yandaşlar aramaya başladı. Bu sırada, zaten, çıkardığı Yeni İstanbul gazetesinde, İngiliz himayesinin kabul edilmesi yönünde fikirler beyan etmekte olan Sait Molla, İngilizler leyhinde faaliyetler gerçekleştirecek olan bu cemiyeti kurmaya talip oldu. Frew ile işbirliği içinde cemiyeti kurma çalışmalarına başlayan Sait Molla, İngilizlerin isteği doğrultusunda ilk önce kurulacak böyle bir cemiyete kaç kişinin üye olacağını tespit etmek maksadıyla bir ön çalışma yaptı. Bu çalışmanın başarılı sonuçlar vermesinin ardından aldığı talimât doğrultusunda harekete geçen Molla, 20 Mayıs 1919 günü cemiyetin beyannâmesini Dahiliye Nezaretine vererek İngiliz Muhibleri Cemiyetini resmen kurdu. Aslında bu dönemde Osmanlı Devleti’nde yürürlükte olan Cemiyetler Kanununa göre, böyle bir cemiyetin kurulmasına imkan yoktu,. Ancak, cemiyetlerin kuruluşunun Şurâ-yı Devlet tarafından onaylandığı Osmanlı Devleti’nde, Şurâ-yı Devlet azası olan Sait Molla, şahsî nüfuzunu kullanarak bunu gerçekleştirmişti. Dolayısıyla İngiliz Muhibleri Cemiyeti, Cemiyetler Kanununun müsaade etmemesine rağmen tamamen kişisel ilişkilere dayanılarak kurulmuştur. O dönemdeki mevcut hukuk sistemine göre, gayr-ı kanunî olan bu cemiyet, İngilizler ve İngiliz himayesi leyhinde propaganda yaparak kamuoyu oluşturmak ve böylelikle memlekete İngiliz himayesini getirebilmek amacını gerçekleştirebilmek için kurulmuştur. Bu sebeple cemiyet, hem kuruluş hem de teşkilâtlanması sırasında İngilizlerden büyük maddî ve manevî destek görmüştür. Cemiyet, bu desteğe bağlı olarak, İstanbul’daki genel merkezden başka, değişik vilayet, liva ve kazalarda şubeler açarak teşkilâtlanmasını gerçekleştirmiştir. Bu çerçevede, özellikle kuruluşundan itibaren işbirliği içinde çalışmalarını sürdürdüğü Hürriyet ve İtilâf Fırkasının şubeleri bulunan yerleşim birimlerinde şubeler açarak, bu fırkaya paralel bir teşkilât ağı kurmuştur. Cemiyetin bu teşkilât ağına bağlı olarak kısa sürede üye sayısı da artmıştır. Bunun iki önemli sebebi vardır. Birincisi; cemiyet İngiltere’den aldığı maddî yardımlar sayesinde büyük ekonomik imkanlara sahip olmuştur. Bu imkanı diledikleri gibi kullanan cemiyetin idarecileri, halka paralar dağıtarak üye sayısını arttırmışlardır. İkincisi ise; devrin önemli devlet adamlarından bazıları cemiyetin üyesidir. Bu durum halkın cemiyete üye olması konusunda olumlu tesir yapmıştır. Üye sayısının artmasıyla cemiyette iki ayrı görüş ve iki farklı üye tipi ortaya çıkmıştır. Birinci görüş; “Samimi olarak İngiliz dostluğu ve yardımının sağlanması ve bunun için çalışılması gerektiği şeklindeydi. İkinci görüş ise; “Memlekete mutlaka İngiliz himayesinin getirilmesi ve bunun için çalışılması gerektiği” idi. Bu durum kısmen de olsa cemiyette bir bölünme meydana getirmişti. Ancak zamanla ikinci görüşü benimseyen üyelerin sayısının artmasıyla birinci görüşü savunanlar etkisiz kaldıklarından, bu durum ortadan kalkmıştır. İngiliz Muhibleri Cemiyeti, üyelerinin durumu açısından diğer cemiyetlerden farklı özellikler gösterir. Her şeyden önce, bu dönemde, Osmanlı Devleti’nde yürürlükte olan Ümerâ, Erkân ve Zabitânın Cemiyetlere Üye Olup Olamayacaklarına Dair Kanunun yasaklamasına rağmen, cemiyetin üyeleri arasında bu sıfatları taşıyan önemli devlet adamları bulunuyordu. Bunun yanında, başka cemiyetlerde pek rastlanmamakla birlikte, kadın üyelerin varlığı söz konusu idi. Cemiyetin bu farklı durumu ve özellikle İstanbul’daki İngiliz memurlarıyla olan ilişkisi halkın dikkatini çekiyordu. Yöneticileri, halkın bu durumdan olumsuz etkilenmemesi için yaptıkları açıklamalarda, “İngiliz Muhibleri Cemiyetinin manda ve himaye taraftarı olmadığını ve dünyadaki bütün Müslümanların rahat ve huzura kavuşması için çalıştığını” söylüyorlardı. Cemiyetin idarecileri özellikle dînî motiflerle süslü konuşmalarında, halkın dînî duygularını istismar ediyor ve cemiyeti, bir hayır kuruluşu gibi göstererek, olduğundan farklı tanıtıyorlardı. Bu kişiler adeta cemiyetle ilgili olarak halka doğruları söylememeyi alışkanlık haline getirmişlerdi. Nitekim bu durum cemiyetin amaçlarının açıklanması sırasında da kendisini göstermiş ve cemiyetin amacının; sadece İngiliz dostluk ve yardımının elde edilmesi için çalışmak olduğu ilan edilmişti. Halbuki cemiyetin asıl amacı, memlekete İngiliz himayesini getirmek idi. Bu noktada, cemiyetin, açık ve gizli olmak üzere iki farklı amacı ortaya çıkıyordu. Cemiyetin ideolojik yapılanması da, asıl amacı olan İngiliz himayesinin kabul edilmesi hedefini gerçekleştirmeye yönelik şekilde oluşturulmuştu. Sait Molla ile Papaz Frew tarafından ortaya konulmuş olan bu ideoloji; ülkenin yegane kurtuluş yolunun İngiliz himayesinin kabul edilmesi olduğu idi. Bu ideoloji çerçevesinde bir strateji takip eden cemiyet, strateji olarak kendi planlarının önünde engel gördüğü Millî hareketi ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Bu stratejiye uygun olarak, Millî hareket aleyhinde yürütülecek mücadeleye göre yapılanan cemiyet, bütün birimleriyle bu hareketi yok etmeye çalışmıştır. Cemiyet, Millî Mücadeleyi başarısız kılmak ve daha sonra İngiliz himayesini gerçekleştirmek için, siyasî, askerî, iktisadî, casusluk ve eğitim öğretim alanında olmak üzere top yekün bir faaliyet yürütmüştür. Siyasî faaliyetlerini genellikle İstanbul’da sürdüren cemiyet, Padişah ve Hükümetlerle iyi ilişkiler kurmaya büyük önem vererek, onların gücünden istifade etmeye çalışmıştır. Son Osmanlı Mebusân Meclisine karşı ise; Meclis milliyetçi bir çizgi takip ettiği için, bunu kendi menfaâtlerine uygun bulmadığından, açıldığı günden itibaren düşmanca bir tavır takınmıştır. Hatta Son Osmanlı Mebusân Meclisinin kapatılmasını isteyecek kadar ileri gitmekten çekinmemiştir. Cemiyetin üzerinde önemle durduğu faaliyetlerinden birisi de propaganda çalışmalarıdır. Bu çerçevede İstanbul’da Millî Mücadele aleyhinde yayın yapan gazetelerle iyi ilişkiler içindeki cemiyet, bir müddet sonra Türkçe İstanbul adıyla bir gazete çıkararak propaganda çalışmalarını sürdürmüştür. Ancak Heyet-i Temsiliye, İngiliz Muhibleri Cemiyetinin yayın organı Türkçe İstanbul ile Alemdar ve Peyâm-ı Sabah gibi gazetelerin halk üzerindeki olumsuz tesirleri sebebiyle Anadolu’ya sokulmasını yasaklayarak engellemiştir. Bunun üzerine cemiyet, ajanlarını din adamı ve sağlık personeli kisvesi altında Anadolu’ya göndererek bu konudaki faaliyetlerine devam etmiştir. Cemiyetin faaliyetleri arasında değinilmesi gereken bir husus da ekonomi alanındaki icraatlarıdır. Yalnız bu cümleden ekonomiyle alakalı bir iş anlaşılmasın. Söylenmek istenen, memlekette büyük ekonomik sıkıntılar yaşanırken, İngilizlerden aldığı paralar sayesinde bu konuda bir sıkıntısı olmayan cemiyetin, Millî Mücadele aleyhindeki hareketlerin tertiplenmesi ve İngiliz himayesinin gerçekleştirilmesi için harcadığı büyük miktardaki paralar ile bazı devlet adamlarına verdiği rüşvet ve üyelerine maaş adı altında bol keseden dağıttığı paralardır. İngilizler leyhindeki politikalarıyla İngiliz himayesinin gerçekleştirilmesi için çalışan cemiyetin, bu noktada üzerinde durduğu bir konu da kalıcı İngiliz taraftarlığının temini idi. Bunun için eğitim - öğretim faaliyetlerinin etkili olacağı düşüncesiyle bu faaliyetlere de girişen cemiyet, İstanbul’da İngilizce öğretim yapan bir okul açmıştır. İngiliz Muhibleri Cemiyetinin en faal olduğu çalışma alanlarından birisi de casusluk faaliyetleridir. Cemiyet bu işe ayrı bir önem vererek çalışmalarını sürdürmüştür. Bu sayede Millî Mücadele hakkında elde edeceği bilgileri İngilizlere vererek, hem bu hareketi başarısız kılmak, hem de kendi durumunu sağlamlaştırmak isteyen cemiyet, kurduğu istihbarat ağı ile zaman zaman bir casusluk teşkilâtı gibi çalışmıştır. Bu çerçevede, bir ara İstanbul’da Millî Mücadele taraftarlarınca kurulmuş olan Felâh Grubunun özünü teşkil eden Hamza Grubunun şifre anahtarını ele geçirerek, Millî Hareketin yapmayı planladığı işlerden önceden haberdar olmuştur. Cemiyet, siyasî hedefleri gerçekleştirmek için kurulmuş ve esasında bu konuda faaliyet gösteren bir teşkilâttır. Ancak, siyasî hedeflere ulaşmak için askerî başarının şart olduğu düşüncesi, onun askerî faaliyetlerin içinde yer almasını sağlamıştır. Bu çerçevede Millî Mücadele aleyhinde isyanlar tertiplemekten, bu hareketi lidersiz bırakarak yok etmek maksadıyla Ankara’da başta M. Kemal Paşa olmak üzere önemli ricale suikast tertiplemeyi planlamaya, gayr-ı Türkleri, Millî hareket aleyhinde kışkırtmaktan, düşmanla işbirliği yapmaya kadar değişik askerî faaliyetler gerçekleştirmiştir. Özellikle askerî alanda gerçekleştirdiği faaliyetlerle Millî Mücadeleyi başarısızlığa uğratmaya çalışan cemiyet, Türk düşmanlarının Türklüğü yok etmek ideallerine hizmet etmek noktasında yoğun bir çaba sarf etmiştir. İngiliz Muhibleri Cemiyeti çatısı altında birleşenler, Millî Mücadele aleyhindeki faaliyetleri sırasında, kendi menfaâtlerine hizmet edecek her türlü imkanı sonuna kadar kullanmışlardır. Bu uğurda, Türk milleti ve onun ordusuna karşı, Yunanla işbirliği yapmaktan bile çekinmeyen bu kişiler, icraatlarıyla vatana ve millete büyük zarar vermişlerdir. İngiliz Muhibleri Cemiyeti, çalışmalarını Millî Mücadeleyi bir İttihatçı hareketi olarak gören ve İttihatçılara şiddetle karşı olduğu için İngilizler leyhinde bir politika takip eden Hürriyet ve İtilâf Fırkasıyla işbirliği içinde sürdürmüştür. Ancak cemiyetin işbirliği yaptığı kuruluş sadece bu fırka olmamıştır. Bu cümleden olarak, İlâ-yı Vatan, Tarîk-i Sâlâh, Ahmediye, Askerî Nigâhban, Kürt Teâli ve Teâli İslam gibi, İngiliz taraftarı her kuruluşla, Millî Mücadele aleyhtarlığı noktasında sıkı bir işbirliği içinde bulunmuştur. Bu faaliyetlerini yürüttüğü sırada üst kademelerde bulunan bazı memurlardan destek gören cemiyet, kendisine gösterilen bu destek ve yardımlarla adeta devletin resmî bir kuruluşu haline gelmiştir. Cemiyetin idarecileri de, sanki bir devlet kuruluşunun başındaki kişiler gibi hareket ederek, her türlü devlet işlerine karışmakla kalmamışlar, devletin yönlendirilmesinde de kendilerini yetkili sayan bir psikoloji içinde olmuşlardır. İngiliz Muhibleri Cemiyeti, işler istediği gibi gitmediği zaman, İngilizlerden aldığı destekle Padişaha muhtıra verecek ve bir çok defalar Hükümetleri tehdit edecek kadar kendisini güçlü görüyordu. Nitekim 27 Kasım 1919 tarihinde Padişaha verdiği muhtırada; “ Millî Mücadele ilkin İstanbul’da ve bizzat Zât-ı Şâhânenizin yakınları arasında meydana gelen ihtilalci bir akımdır.” diyerek, Padişahı bu harekete karşı daha sert tedbirler almadığı için tenkit ediyordu. Cemiyet, İngilizlerin devlet üzerindeki nüfuz ve güçlerine paralel bir konumda bulunuyordu. Buna bağlı olarak bir çok konuda haksız bir tutumla devlet işlerine karışırken, zaman zaman kendi planlarının önünde engel gördüğü bazı hususlarda bizzat İngilizlerin yardımını istiyor ve alıyordu. Örneğin, daha rahat çalışabilmek için, İngilizlere, vatansever bazı asker ve sivilleri tutuklatarak Malta’ya sürdürmesi, bu kategoride ele alınması gereken bir davranışıydı. Cemiyetin özellikle vatansever Türkleri tutuklatması ve çeşitli yerlerde tertiplediği iç isyanlarla, Türkü Türke kırdırması ile İngilizlerle işbirliği içinde, Ermeni ve Rumları Türk milleti aleyhinde harekete geçirmeye çalışması, onun milliyet duygusundan yoksun olarak şekillendiğini ortaya koyarken, Türk milleti ve Millî Mücadeleye karşı büyük bir düşmanlık hali içinde bulunduğunu gösteriyordu. İngiliz Muhibleri Cemiyeti, Millî Mücadele yıllarında Türk milleti aleyhinde gerçekleştirilmeye çalışılan karanlık oyunların her aşamasında rol almıştır. Özellikle büyük paralar harcayarak, halkı kendi yanına çekmek suretiyle, Millî Mücadeleye düşman yapmaya çalışması da bizzat halka, Millî hareketi yok ettirmeye yönelik bir oyundur. Ancak cemiyetin bu planlarına rağmen Millî hareket, halktan aldığı destekle her geçen gün daha da güçlenmiştir. Bunun üzerine, cemiyetin hedefinden uzaklaşarak etkisini kaybetmeye başladığını gören idarecileri, çaresizlik içinde çırpınarak, son bir gayretle onu daha da zararlı bir hale sokmaya çalışmışlardır. İngiliz Muhibleri Cemiyeti, Millî hareket güçlendiği ölçüde zayıflama sürecine girmiştir. Bu süreç çok geçmeden cemiyet içerisinde başarısızlığın sebebini arayan bir muhalefet grubunu ortaya çıkarmıştır. Bu grubun cemiyette iktidarı ele geçirmek için bir mücadele başlatması da, tabiî olarak bölünmeyi beraberinde getirmiştir. Cemiyet içinde yaşanan iktidar kavgası ile Millî Mücadelenin başarıya doğru ilerlemesi, zayıflamaya başlayan cemiyeti yıkılma sürecine sokmuştur. Yıkılma dönemine giren İngiliz Muhibleri Cemiyeti, 6 Ekim 1921 tarihinde yapılan son kongresinden itibaren, bir türlü eski günlerine dönememiştir. Cemiyet, Millî Mücadelenin kazanılmasından sonra da, İstiklal Mahkemeleri tarafından Türk İnkılâbının düşmanı ilan edilmiştir. Çeşitli şekillerde cezalandırılan yönetici ve bazı üyelerinin, TBMM Hükümeti tarafından yurt dışında yaşamaya mecbur edilmesiyle de, cemiyet sona ermiştir. ab Manda ve Himaye Taraftarı Olmayan Zararlı Cemiyetler Yine millî irade aşkından yoksun bazı aydınlar vardı ki, devletin ve milletin kurtuluşunu, bir başka devletin manda ve himayesi altına girmekte görmemekle birlikte, düşünceleri ve takip ettikleri yol, kurtuluş için tek çare olan Millî Mücadele hareketiyle bağdaşmıyordu. Bu kişiler de, kendi düşünceleri istikametinde bazı cemiyetler kurmuşlardı. Şimdi en önemlileri Sulh ve Selamet-i Osmaniye Fırkası ve Teali İslam Cemiyeti olan bu cemiyetleri ele almaya çalışalım. aba Sulh ve Selamet-i Osmaniye Fırkası Sulh ve Selamet-i Osmaniye Fırkası; 14 Ocak 1919 tarihinde İstanbul’da kurulmuştur. Sulh ve Selamet Cemiyeti ile Selamet-i Osmaniye Fırkasının birleşmesi sonucu bu adı almıştır. Fırkanın amacı; programında da ifade edildiği gibi, Padişahın etrafında toplanılmasını sağlamak suretiyle birlik oluşturmaktır. Devletin içinde bulunduğu zor durumdan ancak bu şekilde kurtulabileceğini düşünmektedir. Bu sebeple, Anadolu’da yürütülen Millî Mücadelenin karşısında yer almıştır. Fırkanın, meşrutiyet ve demokrasi ilkelerine dayanarak başladığı siyasî hayatında, çalışmalarının itici gücünü İttihat ve Terakki düşmanlığı oluşturmuştur. Dolayısıyla faaliyetlerini, İttihatçılara düşman olan Hürriyet ve İtilaf Fırkasıyla işbirliği içerisinde sürdürmüştür. Bu çerçevede, zaman zaman iki fırkanın Millî Mücadele aleyhindeki faaliyetleri de paralel gerçekleşmiştir. Fırka zaman içerisinde, parlamento içinde kurulmuş bir siyasî parti olmadığı ve 1919 seçimlerinde siyasî tabanı çöktüğü için, İstanbul’un işgali ve Meclis-i Mebusanın feshi üzerine terkedilmiş duruma düşmüştür. abb Teali İslam Cemiyeti Teali İslam Cemiyeti; İskilipli Hoca Atıf Efendi tarafından, 19 Şubat 1919 tarihinde İstanbul’da kurulmuştur. Önceleri Cemiyet-i Müderrisin adıyla kurulan cemiyet daha sonra bu adı almıştır. Cemiyetin amacı; nizamnamesinde de ifade edildiği gibi, hilafetçi bir anlayışla bütün Müslümanlar arasında birlik ve kardeşliği sağlayarak, Halifenin etrafında toplanılmasını temin etmektir. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’nin dinî esaslara bağlı kalınarak kurtarılabileceğini savunmuş, dolayısıyla, Saltanat ve Hilafetin güçlendirilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Cemiyet kendisini, din ve devlet ayrılığına taraftar olmayan, ilmî, ahlakî ve sosyal yollarla siyasî hayata yön vermek gayesinde olan ve fırkalar üstü bir konumda bulunan teşekkül olarak görmüştür. Cemiyet, Hürriyet ve İtilaf Fırkasının paralelinde, ona bağlı bir yan kuruluş gibi çalışmıştır. Siyasî hayattaki bu yerinin doğal sonucu olarak da, İttihatçı ve Müdafaa-i Hukukçuların düşmanı olmuşlardır. Özellikle İttihatçılara düşman gözüyle bakan cemiyet, Kuva-yı Milliye taraftarlarını da onların devamı olarak görmüştür. Cemiyet mensupları, gerek, Kuva-yı Milliye taraftarlarına duyduğu düşmanlıktan, gerekse, Millî Mücadelenin, kendilerinin Saltanat ve Hilafeti güçlendirerek kurtuluşa ulaşmak düşüncesine uymaması nedeniyle, bu hareketin karşısında yer almıştır. İlmiye sınıfının önemli simalarını bünyesinde toplamış olan cemiyet, yeni medreseler ve okullar açmaktan, sağlık hizmetleri vermeye, camilerden vaazlar vermekten, halka öğüt verici konuşmalar yapmaya kadar değişik çalışmalar gerçekleştirmiştir. 1920 yılından sonra pek faal görünmeyen cemiyetin, başkan ve bazı üyeleri 1925 yılında Ankara İstiklal Mahkemesince yargılanmışlar, başkan İskilipli Atıf Hoca idama mahkum edilmiş, böylece cemiyet de sona ermiştir. b Kürtler Tarafından Kurulan Zararlı Cemiyetler İngilizler, daha I. Dünya Savaşı yıllarında, Kürtlük ve Kürt istiklali fikrinin doğması konusunda çalışmalar yapmışlardır. Bu çerçevede, bölgeye, Lawrence ve Binbaşı Noel gibi ajanlarını göndererek, buradaki bazı aşiretleri bu fikir istikametinde harekete geçirmeye çalışmışlardır. Bölgedeki aşiretlerin büyük bir bölümü tarafından ilgi görmeyen bu faaliyetler, bazı aşiretlerce benimsenmiştir. İngilizler tarafından para, silah ve cephane yardımı yapılan bu ayrılıkçı Kürt grupları, bölgede bir Kürdistan Devleti kurulabilecekleri hayaline kapılmışlardır. Bu hayali gerçekleştirmek için de, çeşitli çalışmalarının yanında, bu uğurda faaliyetlerde bulunacak, Kürt Teali Cemiyeti, Kürdistan Cemiyeti, Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti, Kürt Talebe Heyvi Cemiyeti, Kürt Kadınlar Teali Cemiyeti ve Kürt Millî Fırkası gibi çeşitli cemiyetler kurmuşlardır. Bu kuruluşlardan en faal ve önemli olanı Kürt Teali Cemiyetidir. Şimdi bu cemiyeti daha yakından tanımaya çalışalım. ba Kürt Teali Cemiyeti Kürt Teali Cemiyeti; 1918 yılında İstanbul’da, Osmanlı Ayan Meclisi üyesi Seyyid Abdülkadir tarafından kurulmuştur. Merkezi İstanbul olan bu cemiyet, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Diyarbakır, Elazığ, Dersim gibi çeşitli yerlerinde şubeler açmıştır. Cemiyetin amacı; Wilson ilkelerinin Kürtlere de uygulanmasını sağlayarak, bu bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurmaktır. Bu noktada, Millî Mücadele hareketiyle ters düşen cemiyet, İngilizlerin de tesirinde kalarak, Kürtçülük propagandası yapmaya başlamış ve Jin ve Kürdistan adlı dergiler bu fikirlerini yaymaya çalışmıştır. Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve İngiliz Muhibleri cemiyetiyle kader birliği etmiş olan cemiyet, Millî hareket karşısında oluşturulan muhalefet grubunun en faal olanlarındandır. Hatta, Doğu Anadolu’nun Ermenilere verileceği söylentileri çıktığı vakit, Şark-i Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, kendisine işbirliği teklif ettiği zaman, bu işbirliğine yanaşmayarak, Ermenilerle beraber çalışmakta bir sakınca görmemiştir. 22 Mart 1919’da barış konferansına Kürdistanla ilgili bir muhtıra veren cemiyetin delegesi Şerif Paşa, Osmanlı Devleti, yeni bir cerrahi ameliyeye maruz kalarak, kendisinden vatanım olan Kürdistanın ayrılmasını görmeğe mahkumdur demişti. Ancak, asırlarca Türklerle birlikte yaşamış, dili, dini, kültürü, yaşadığı coğrafyası bir olan Kürt halkı, olup bitenin farkına varmış ve büyük çoğunluğu, bu çeşit, ayrılıkçı cemiyetlere itibar etmemiştir. Dolayısıyla, Kürt Teali Cemiyeti de, Millî Mücadelenin zafere doğru ilerlemesine paralel olarak kaybolup gitmiştir. BİBLİYOĞRAFYA Açıksöz Gazetesi, 21 Haziran 1920 tarihli sayısı. Akgün, Seçil; General Harbord’un Anadolu Gezisi ve Ermeni Meselesine Dair Raporu, Tercüman Tarih Yayınları, İstanbul 1981. Arıkan, Zeki; Haydar Rüştü Öktem’in Mütareke ve İşgal Anıları, TTK Basımevi, Ankara 1991, Atatürk; Nutuk, Başbakanlık Basımevi, Ankara 1984.  Ateş, Sami; Millî Hakimiyet Prensibinin Tarihi Gelişimi ve Türk İnkılâbındaki Yeri, Kemalist Atılım Birliği Yayınları, Ankara 1991. Aydın, Mesut; Millî Mücadele Döneminde TBMM Hükümeti Tarafından İstanbul’da Kurulan Gizli Gruplar ve Faaliyetleri, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1992 Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi, Dahiliye Nezareti, İdare-i Umûmiye Evrakı Tasnifi. Bayur, Yusuf Hikmet; Atatürk Hayatı ve Eseri I, Doğumundan Samsun’a Çıkışına Kadar, Güven Basımevi, Ankara 1963. Birinci, Ali; Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Dergah Yayınları, İstanbul 1990. Bozkurt, Gülnihal; Alman Belgelerinde Atatürk ve Kurtuluş Savaşı, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 25, TTK Basımevi, Ankara 1993. Dönmez, Cengiz; Millî Mücadeleye Karşı Bir Cemiyet İngiliz Muhibleri Cemiyeti, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 1999. Erol, Mine; Türkiye’de Amerikan Mandası Meselesi 1919-1920, Giresun 1972. Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı ATASE Arşivi, İstiklal Harbi Koleksiyonu. Jaeschke, Gotthard; Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren Cemal Köprülü, 2. Baskı, TTK Basımevi, Ankara 1991. Kansu, M. Müfit; Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, 3. Baskı, TTK Basımevi, Ankara 1988. Kasalak, Kadir; Millî Mücadelede Manda ve Himaye Meselesi, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1993. Keskin, Mustafa; Hindistan Müslümanlarının Millî Mücadelede Türkiye’ye Yardımları, 1919–1923, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri 1991. Kinross, L; Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Kitabevi, İstanbul 1966. Konukçu, Enver; Ermenilerin Yeşilyayla’daki Soykırımı, Ankara 1990. Kutay, Cemal; Etniki Eterya’dan Günümüze Ege’nin Türk Kalma Savaşı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1980. Mumcu, Ahmet; Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi, İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul 1981. Osmanoğlu, Ayşe; Babam Sultan Abdülhamid, Selçuk Yayınları, Ankara 1986. Öke, Mim Kemal; Musul ve Kürdistan Sorunu, Ankara 1992. Özkaya, Yücel; Türk İstiklal Savaşı ve Cumhuriyet Tarihi, Ankara 1981. Özsoy, Osman; Kurtuluş Savaşının Perde Arkası, İstanbul 1999. Sekban, Şükrü M; Kürt Meselesi, Ankara 1979. Sertoğlu, Mithat; Trabzon Bölgesinde Rum Pontus Cemiyeti Kurulması Faaliyetleri, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı 11, İstanbul 1968. Sevim, Ali; Genel Çizgileriyle Selçuklu Ermeni İlişkileri, TTK Basımevi, Ankara 1983. Sofuoğlu, Adnan; Fener Rum Patrikhanesi ve Siyasi Faaliyetleri, İstanbul 1996. Sonyel, Salahi R.; Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Ankara 1987. Süslü Azmi; Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Van 1990. __________ Mesud Fani’ye Göre Kürtler ve Sosyal Gelişimleri, Ankara 1993. Şimşir, Bilal; Malta Sürgünleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1976. Tansel, Selahattin; Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, MEB Basımevi, Ankara 1991. Tevetoğlu, Fethi; Millî Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar, TTK Basımevi, Ankara 1991. Tunaya, Tarık Zafer; Türkiye’de Siyasî Partiler 1859–1952, Doğan Kardeş Yayınları Basımevi, İstanbul 1952. Turan Refik, Safran Mustafa, Yalçın Semih, Hayta Necdet, Şahin Muhammet, Çakmak M. Ali, Dönmez Cengiz; Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, Siyasal Kitapevi, Ankara 2000. Türk İstiklâl Harbi, Kısım I, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1994. Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 2000. Uras, Esat; Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1976. YÖK Komisyon, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi I / 1 Türk İnkılabının Hazırlık Dönemi ve Türk İstiklal Savaşı, Yükseköğretim Kurulu Yayınları, Ankara 1989. Kaynak Oluşturulma Tarihi Ekim 30, 2018 1614Türk milleti için dönüm noktası olan Milli Mücadele dönemi, kadın-erkek, genç-yaşlı demeden bir milletin topyekün siper olduğu, tarihimize altın harflerle yazılmış önemli bir savaştır. Yurdumuzu işgal eden düşman birliklerine karşı mücadele edenler arasında en önemli unsurlardan biri de Türk kadınları olmuştur. Türk kadınlarının cesurca verdiği mücadele, yıllar geçse de ders kitapları aracılığıyla genç nesillere aktarılmaya devam ediliyor. Bu yıl da ders kitaplarında öğrencilere araştırma konusu olarak verilen Milli Mücadele'nin kadın kahramanları ve onlar hakkında önemli bilgilerMilli Mücadelenin kadın kahramanları, Türk milletinin var olma savaşında yerlerini alarak cephelerde müdafaanın başarıyla sağlanmasına katkı sağlamıştır. İşte, Atatürk Araştırma Merkezi'nin Milli Mücadelenin kadın kahramanları hakkında derlediği bilgiler;ASKER SAİMEİstiklâl Harbi başladığında Darülfünun öğrencisi olan Münever Saime, Kadıköy mitinginde yaptığı konuşmadan sonra tutuklama emri çıkınca, Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye katıldı. Garp cephesinde görev aldı ve özellikle cephe gerisinde ve istihbarat işlerinde önemli başarılar gösterdi, İzmit’te bir görevi yerine getirirken yaralandıysa da belli etmeden vazifesini yapıp tamamladı. Asker Saime diye bir fikir edebiyatçısı olan Saime, savaş sonrasında öğretmenlik yapmıştır. KILAVUZ HATİCE Pozantı’da mücadele etmiştir. 8 Mayıs 1920’de gece Fransız kuvvetlerine Kumcu Veli ile birlikte kılavuzluk ederek, onları Türklerin ateş hattına sokmuştur. Fransızlara, en kritik nokta olan Karboğazı’na sıkıştıklarını ancak gün ışıyınca anlayacaklardır. Bu arada Hatice kaçarak Türk tarafına geçer. Bu şekilde Fransız askerleri esir edilir. Bu hadisedeki rolünden dolayı Kılavuz Hatice olarak anılan bu Türk kadını hakkında fazla bir bilgimiz RAHMİYE Güney cephesinde 9. Tümende gönüllü olarak bir müfrezenin komutanlığını yapmıştır. Osmaniye’de Fransız karargâhına saldırı için görevlendirilen müfreze 1 Temmuz 1920’de harekete geçer. Fakat, bu arada askerlerde bir duraklama meydana gelir. Bunun üzerine, “Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olduğunuz halde yerlerde sürünmekten utanmıyor musunuz?” diyerek erkekleri tahrik eden Tayyar Rahmiye karargâhın alındığını göremeden şehit düşer. Bu harekât sonrası 80 tüfek, 2 makinalı tüfek ele geçirilmiştir. FATMA SEHER HANIM KARA FATMA Erzurumlu Yusuf Ağa’nın kızı olan Fatma Seher Hanım, aynı zamanda merhum bir binbaşının da eşidir. Millî Mücadele’de oğlu ile birlikte çarpışmış, İzmit’te görev söylediğine göre, I. Dünya Savaşı’nda Edirne’de Yanıkkışla’da çarpışmıştır. Mütareke’den sonra Erzurum’a dönmüştür. Millî Mücadele’de Adana, Dinar, Afyon Karahisar, Nazilli, Sarayköy ve Tire’de asker olarak çalışmıştır. Bunu, gösterdiği evraklar ispatlamaktadır. Hatta, bir savaş sırasında göğsünden yaralanmıştır. Harp tarihi ile ilgili vesikalarda başarılarından söz edilmektedir. Fatma Seher Hanım, “Kara Fatma” adıyla da anılmaktadır. Bundan dolayı bazı kaynaklarda ikisinin ayrı şahıslar gibi değerlendirildiği görülür. Yazılanları değerlendirdikten sonra bu ikisinin aynı şahıs olduğu kanaatine vardık. Cumhuriyet sonrasında madalya ile AYŞESelânikli olan Binbaşı Ayşe, büyük harpte Kafkas cephesinde yaralanarak ölen kocasının intikamını almak için yemin etmiştir. 15 Mayıs 1919’da İzmir işgal edilince, ilk karşı koyma hareketine o da silahla katılmıştır. Yunanlılar İzmir’e hâkim olunca Aydın’a geçmiş, çete kurmuş, sonra da çetesiyle birlikte Köpekçi Nuri çetesine katılmıştır. Aydın muharebesinden sonra Koçarlı’ya çekilmişler ve bundan sonra devamlı Millî Mücadele’de görev kadınının rütbeli olarak orduya ilk girişi bu dönemde olmuştur. Kadınlarımızın bu fedakârca faaliyetleri ve gösterdikleri kahramanlıklar, Millî Mücadele’nin lideri Mustafa Kemal Paşa’nın büyük takdirini önemini çok iyi bilen Atatürk, Millî Mücadele döneminde devamlı olarak kadın cemiyetleriyle münasebet halinde olmuş, onları takdir ve teşvik etmiştir. Konuşmamızı, onun 21 Mart 1923 tarihinde yaptığı konuşmada, Türk kadınının Millî Mücadele’deki hizmetlerini anlatan şu sözleriyle bitirmek istiyoruz“Dünyanın hiç bir yerinde hiç bir milletinde Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesâisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiç bir milletin kadını Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım. Milletimi halâsa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet gördüm’ diyemez… Belki erkeklerimiz memleketi istilâ eden düşmana karşı süngüleriyle düşmanın süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında isbât-ı vücut ettiler. Fakat erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat menba’larını kadınlarımız işletmiştir… Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, mahsulâtı pazara götürerek paraya kaideden, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin harp malzemesini taşıyan hep onlar, hep o ulvî, o fedakâr, o ilâhî Anadolu kadınları olmuştur. Binaenaleyh hepimiz bu büyük ruhlu ve duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle ebediyyen ta z/z ve takdis edelim.” İstanbul’a geldiğinden beri Anadolu’ya geçme niyetinde olan Mustafa Kemal’in aradığı fırsat İtilaf Devletleri’nin Karadeniz bölgesinde, Samsun, Vezirköprü, Merzifon ve dolaylarında Türklerin, Hıristiyanlara saldırdığı iddiası ile İstanbul Hükümetine verdikleri nota ile doğmuştur. Bu nota üzerine İstanbul Hükümeti dürüst, güvenilir ve iyi bir asker olduğu bilinen ve İttihatçılarla arası açık olan Mustafa Kemal Paşa’yı 9. Ordu Müfettişliğine tayin etmiştir. Mustafa Kemal 16 Mayıs 1919 günü Samsun’a hareket etmiş ve 19 Mayıs 1919 günü kendisi dâhil 55 kişiyle Samsun’a ulaşmıştır. Kaybedilecek zamanın olmadığını iyi bilen Mustafa Kemal, yöre halkına gerçekleri anlatarak, yabancılara karşı bir cephenin oluşturulması gereğini izah ederek çalışmalarına başlamıştır. Mustafa Kemal, yöre halkına Rum çetelerine teslim olunmaması, İslâm çeteleriyle işbirliği yapılması gibi telkinlerde bulunmuştur108. Mustafa Kemal Samsun’a çıktığı andan itibaren o dönemde halkın doğal liderleri konumunda olan din adamlarıyla irtibat halinde olmuştur. Mustafa Kemal’i Samsun’a çıkışında ilk karşılayanlardan biri de Mavnacılar Kahyası ve Samsun 107 Kemal Çelik, Atatürk’ün Yasallık MeşruiyyetAnlayışı, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, X. Cilt, Sayı, 39, 108 Erdal Aydoğan, ’Samsun’dan Erzurum’a Mustafa Kemal’’, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2000, 45 Vilayet Meclisi üyesi Molla Hacı Dursun Efendi’dir109. Mustafa Kemal Samsun’da altı gün kalmış ve burada Anadolu’ya gönderilme amacının dışında çok önemli işler yapmıştır. Bu durum İtilaf Devletleri’ni oldukça rahatsız etmiştir. Hatta İngiliz İşgal Kuvvetleri Karadeniz Ordusu Komutanı General Milne, 19 Mayıs 1919 günü Harbiye Nazırına gönderdiği yazıda “9’uncu Ordu dağıtıldığı halde ona bağlı birlikler için bir müfettişin geniş bir kurmay heyetiyle gönderilmesinin asıl maksadını” öğrenmek istemiştir. Harbiye Nezareti adına Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Cevat Paşa tarafından bu yazıya verilen cevapta “Mustafa Kemal Paşanın bölgede asayiş ve huzuru sağlamak, silah ve cephaneleri toplamak ve dağınık bulunan ordu birliklerini teftiş etmek” gibi görevlerle gönderilmiş olduğu belirtilmiştir110. Bu durum karşısında Mustafa Kemal, karargâhını Samsun’dan Havza’ya taşımıştır. Mustafa Kemal’in Havza’yı tanımak amacıyla Havza Kaymakamlığına sorduğu sorular dikkat çekicidir “Mahrem ve Mahsustur Sayı 197 Havza Kazası Kaymakamlığı’na Melhuf sualler hakkında malûmatı seria verilmesini rica ederim. Dokuzuncu Ordu Kıtâat-ı Müfettişi Fahr-i Yaverî Hazret-i Şehriyârî Mirliva M. Kemal 1- Kazanın nevahi üzerine nüfusu İslâm, Hristiyan Ermeni, Rum 2- Mütarekeden sonra olan belli başlı vukuat, son iki ay zarfında şekavetin derecesi ve mühim vakası addeten gösterilecek. 3- Bu şekavete karşı hükümetin ve ciheti askeriyenin icraatı ve muvaffakiyeti derecesi. 4- Mücavir kazaların derece-i asayişi ve kazanız üzerindeki tesiratı. 109 Mehmet Saray, Ali Tuna Hazırlayanlar, Atatürk’ün İslâma Bakışı Belgeler Görüşler, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2010, 110 Osman Akandere, Millî Mücadelenin Başlarında Mustafa Kemal Paşada Sine-i Millet Düşüncesi İle Askerlikten İstifası Öncesi ve Sonrası Kendisine Gösterilen Bağlılıklar, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı11, 2002, 46 5- Ermeni ve Rumların Hükümet'e olan münasebeti, bunların hariç komitelerle derece-i irtibatı ve münasebeti ve mühim eşhası kimlerdir. 6- İngiliz ve Amerikan memurları bu kaza dâhilinde kimlerle temastadır. Ve ne gibi gaye gözetiyorlar. 7- Bir Yunan zabit’inin bu havaliye hafiyen geldiği vaki mi? 8- İslâmların mütehayyizanı ve ulemasından ve nafizülkelâm zevattan kimler varsa esamisi. 9- Memurin-i mülkiye ve askeriyenin ahlâk ve etvarı. 10- Ahalide aşar düyunatı çok mudur, ne tahsil ne kadardır, ordu namına ambarlarda neler vardır. 11- Harb-i umumide kaza vesaiti nakliyesi ne dereceye kadar harap olmuştur. 12- Halktaki tahassusat-ı siyasiye İslâmlarda ve Hıristiyanlarda ayrı ayrı…111” Mustafa Kemal’in öğrenmek istediği 8. ve 12. Maddeleri konumuzla doğrudan ilgilidir. Buna göre Mustafa Kemal dinîn ve din adamlarının halk üzerindeki etkisinden yararlanmayı planlamaktadır. Mustafa Kemal 28 Mayıs 1919’da komutanlara, valilere ve kaymakamlara gönderdiği telgrafta, memleketin içinde bulunduğu durumu açıkladıktan sonra düzenli, planlı olarak, azınlıklara da zarar verilmeyecek bir şekilde heyecanlı mitinglerin yapılması gereğini vurgulamış ve milli mukavemet cephesini oluşturmak için yoğun bir gayret içinde olunmasını tavsiye etmiştir. 29 Mayıs 1919’da kolordu kumandanlarına gönderdiği telgrafta ise düşmanın İzmir’i işgalinden sonra, Anadolu’yu adım adım ele geçirebilecekleri hususunu vurgulamış, taht-ı işgalde bulunan Makam-ı Hilafet ve Hükümet’in adeta esaret altına girdiğini bunun için; bu esaretten kurtulmanın, hür ve bağımsız yaşamanın yolunun milletin bu davaya sahip çıkmasında olduğunu; bunu gerçekleştirmek için her türlü çareye 111 Aydoğan, age, 47 başvurulabileceğini, dahası vatanperver çetelerden de istifade edilmesi mecburiyeti doğduğunu ilan etmiştir112. Burada konumuz açısından ilgi çekici olan Mustafa Kemal’in “Makam-ı Hilafet’e” vurgu yapması olmuştur. Makam-ı Hilafet’e yapılan bu vurgu daha sonraki açıklamalarda sıklık kazanacaktır. Ayrıca bu çağrı sonrasında yapılan gösteri ve mitinglerin Ramazan ayına denk gelmesi de bu mitinglere ayrı bir heyecan katmıştır. Daha sonra Mustafa Kemal, Havza’nın ileri gelenlerini toplayarak bir mitingin yapılamasını ve miting gününü 30 Mayıs 1919 Cuma günü olmasını istemiştir. Hacı Bayramzade Sıdkı Efendi’nin de bu programda içinde bulunulan şartları, Türk milletinin uğradığı felaketi bunun için de silahlanmak gerektiğini anlatan bir konuşma yapması planlanmıştır. 30 Mayıs günü hava muhalefetine rağmen büyük bir kalabalık toplanmış hep birlikte Cuma namazı kılınmış ve ardından da mevlit okutulmuştur. Ancak Mustafa Kemal mitingi yeterli bulmayarak tekrar yapılmasını istemiştir. 13 Haziran’da ahali tekrar davet edilmiş ve büyük bir katılımla miting aynı gün yapılmıştır. Mitingde “Türk ölmemiş ve ölmeyecek” sloganıyla ruhlar ateşlenmiş, konuşmaların ardından toplanan ahaliye “din, namus ve nikâhları” üzerine yemin ettirilmiştir113. Miting için Cuma vaktinin belirlenmesi, tanınmış bir hocanın davet edilmesi, mitingde mevlit okutulması ve 13 Haziran’daki mitingden sonra halka “din, namus ve nikâh” üzerine yemin ettirilmesi Mustafa Kemal’in dinîn halk üzerindeki etkisinden faydalanmak için politik bir hamle olarak değerlendirilebileceği gibi bu 112 Aydoğan, age,  Erdal Aydoğan, Atatürk Araştırma Merkezi tarafından yayınlanan Samsun’dan Erzurum’a Mustafa Kemal adlı eserinde bu miting için 30 Mayıs 1919 tarihini vermektedir. Ancak yine Atatürk Araştırma Merkezi tarafından yayınlanan, Mehmet Saray ve Ali Tuna tarafından hazırlanan “Atatürk’ün İslâma Bakışı” adlı eserde bu tarih 6 Haziran 1919 olarak verilmektedir ilgili bölüm Recep ÇELİK tarafından hazırlanmıştır. Bize göre 30 Mayıs’ta yapılması planlanan miting ertelenmiş olması, Aydoğan’ın cümle kurgusunda hata yapmış olması muhtemeldir. Ancak 30 Mayıs, 6 Haziran ve 13 Haziran tarihlerinin her üçü de Cuma gününe denk gelmektedir. Ayrıca Aydoğan’ın “Hacı Bayramzade Sıdkı Efendi” olduğunu söylediği şahıs Atatürk’ün İslâma Bakışı” adlı eserde yalnızca Sıtkı Efendi olarak geçmekte; “Hacı Bayramzade” ayrı bir şahıs olarak Girem Köyü imamı ve daha sonra Havza Müftüsü olarak ayrıca anılmaktadır. Ancak konumuz açısından geçerli olan Mustafa Kemal’in Havza’da din adamlarının etkisinden yararlanmak istediğidir. 113 Aydoğan, age, 48 kavramların zaten halkın düşmana karşı doğrudan savunmak istedikleri değerler olduğu göz önünde bulundurularak “olması gerekenin” bu olduğu da söylenebilir. Mustafa Kemal Havza’dayken, Diyarbakır’da kurulan bir Kürt Kulübü’nün İngilizlerin etkisi altında bölücü faaliyetlerde bulunduğunu fark edip, bu konuda tedbir almak istemiştir. Bu amaçla Diyarbakır’da bulunan Mebus Kamil Beyefendi’ye gönderdiği telgraf şu şekildedir “Haberlere göre, harici düşmanlarımıza karşı din birliğinin el ele vererek sevgili topraklarımızı kurtaracağı bu öldürücü anda Diyarbakır’da Kürt Kulübü ile Türkler arasında çeşitli muhalefet varmış. Bunun her iki kardeş ırk için ne elim sonuçlara sebep vereceğini zât-ı alileri pek güze takdir buyurursunuz… Harici düşmanın hukuk-u milliye ve istiklalimizi ayaklar altına almaya başladığı bu günlerde ortaya atılmış en büyük hıyanet olacağını vatanın kurtarılması için milli birliğin hedef alınması nokta-i nazarında Kürt Kulübü’ne gerekli vasiyetlerde bulunulması114” Yine bu telgrafta da görüldüğü üzere Mustafa Kemal “kardeşliğe” vurgu yaptığı gibi “din birliğine” de vurgu yapmaktadır.

milli mücadele döneminde yapılan fedakarlıklar ile ilgili araştırma