🐢 Maide Suresi 24 Ayet Tefsiri

MahmutTOPTAŞ - Şifa Tefsiri Sohbetleri : Free Download, Borrow, and Streaming : Internet Archive. 1 001 Alak Suresi Tefsiri - Gocerli Mahmut Toptas Hoca - 29:01. 2 002 Kalem Suresi Tefsiri - Gocerli Mahmut Toptas Hoca - 31:01. 3 003 Muzzemmil Suresi Tefsiri - Gocerli Mahmut Toptas Hoca - 29:08. MâideSuresi, 24. Ayet Meali; Mâide Suresi, 25. Kuran Tefsiri; Namaz Zamanı 5 - Maide Suresi; 6 - En’âm Suresi; 7 - A'raf Suresi; İşte Maide Suresi Türkçe Arapça okunuşu ve tefsiri! Medine döneminde inen Maide Suresi, 120 âyettir. Sûre, adını 112. ve 114. âyetlerde yer alan “mâide” (sofra) kelimesinden Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir. Mâide Suresi 44. Ayetinin Tefsiri: Tevrât, Hz. Mûsâ’ya indirilen Allah kelâmıdır. Geçerli olduğu süre içerisinde insanları doğru yola çağıran ve onların yollarını aydınlatan bir rehber kitaptır. Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn’dan Buyorumun sahibi olan Muhammed Esed’e göre gramer açısından 33. âyetteki “öldürülme, asılma, kesilme, sürülme” mânalarına gelen fiiller geleneksel tefsirlerde belirtilen hükümlerin çıkarılmasına elvermez. Ayrıca âyet şer‘î bir hüküm olarak alındığı takdirde suçluların yeryüzünden sürülmeleri de MaideSuresi 1. 2. Ayet Tefsiri MaideSuresi 58. 61. Ayet Tefsiri Dz9ym6. 5-MÂİDE 47. Ayet وَلْيَحْكُمْ أَهْلُ الإِنجِيلِ بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فِيهِ وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ Velyahkum ehlul incîli bimâ enzelallâhu fîhi ve men lem yahkum bimâ enzelallâhu fe ulâike humul fâsıkûnfâsıkûne. Bayraktar Bayraklı İncil inanırları, Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsinler. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fâsıkların ta kendileridir. Edip Yüksel İncil halkı ALLAH’ın onda indirdiğiyle hüküm versin. Kim ALLAH’ın indirdiği ile hüküm vermezse işte onlar yoldan çıkanlardır. Erhan Aktaş İncil ehli, Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsinler. Ve kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar 1- Günaha sapan. Vahyin belirlediği sınırların dışına çıkan; iyi, doğru, güzel ve temiz şeylerden uzak kalan. Muhammed Esed O halde İncile uyanlar, Allahın onunla vahyettikleri doğrultusunda hüküm versinler Kim Allahın indirdiği ile hükmetmezse işte onlardır gerçek fasıklar! Mustafa İslamoğlu İncil'e inananlar da, Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Zira her kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir. Süleyman Ateş İncil sâhipleri, Allâh'ın onda indirdiği ile hükmetsinler. Kim Allâh'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar, yoldan çıkmışlardır. Süleymaniye Vakfı İncil’i bilenler, Allah'ın o kitapta indirdiği ile hüküm versinler. Kim Allah’ın indirdiğine göre hükmetmezse onlar yolda çıkmış fasık[*] kimselerdir. [*] Fasık Allah’ın indirdiğine güvenmeyip onunla hükmetmeyerek, yoldan çıkanlar Yaşar Nuri Öztürk İncil bağlıları Allah'ın onda indirdiğiyle hükmetsinler. Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler sapıkların ta kendileridir. Ayetin Tefsiri MEAL Maide 47 47. İncil'e inananlar da, Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Zira her kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir. 47. “İncil sahipleri Allah'ın onda indirdikleri ile hükmetsinler. Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyenler, işte onlar fâsık olanlardır.” TEFSİR 77. Bu bölümde ayet 44-47 Allah, kendi indirdiğiyle hükmetmeyenlerin 1- Kâfir, 2- Zalim, 3- Fasık olduklarını belirtmektedir. Aynı şekilde, Allah'ın indirdiğini bırakıp, kendisinin veya başkalarının ortaya koyduğuyla hükmeden kişi bu üç suçu da işlemiş olur. Önce, Allah'ın indirdiğini reddetmekle küfr suçu işlemiştir. İkinci olarak, bütünüyle adil olan Allah'ın indirdiğini çiğnemekle zulüm suçunu işlemiştir. Üçüncüsü olarak ise, Allah'ın kulu olduğu halde, üzerine Hakim olanın indirdiğini bırakıp, kendisinin veya bir başkasınınkini benimsemekle fasık olmuştur. Böylece uygulamada Rabbine bağlı ve tâbi olmaktan çıkmış ve otoritesini inkâr etmiş olmaktadır ki, bu da fısktır. Bu küfür, zulüm ve fısk, İlâhi hükmü çiğnemenin parçalarıdır. Bu yüzden böylesi bir çiğnemenin olduğu yerde bu üç suçtan kaçınmak mümkün değlidir. Değişen niteliğine ve reddedişin boyutuna göre suçun cinsidir. Eğer bir kişi İlâhi hükmün yanlış, kendisinin veya başkasının hükmünü doğru kabul ederek, ilahi hükme aykırı hükümde bulunursa, kelimelerin tam anlamıyla bu kişi hem kâfir, hem zalim ve hem de fasıktır. Bununla birlikte, eğer bir kişi İlâhi hükmün doğruluğunu kabul eder ve buna aykırı bir hüküm verirse, böyle biri İslâm toplumunun dışına çıkmış olmazsa da imanını küfr, zulüm ve fıskla karıştırmış olur. Aynı şekilde, eğer bir kişi hayatın her alanında Allah'ın hükmünü reddederse her bakımdan kâfir, zalim ve fasık sayılacaktır. İlâhi hükmü bazı noktalarda kabul eder, bazılarında reddederse, bunu kabul ve reddi oranında iman ve İslâm'ı küfr, zulüm ve fıskla karıştırmış olur. MEVDUDİ Öyleyse İncil sahipleri, İncil’e îman edenler, kendilerini İncil’e izafe edenler haydi Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Hayatlarını o kitapla düzenlesinler. İşte biz Îsâ’ya ve onun arkasından gelenlere bu kitapla hükmetmelerini emrettik. Haydi onlar da onunla hükmetsinler. Allah’ın indirdiği hükümleriyle hükmetmeyenler fâsıkların, itaatten çıkanların ta kendileridir. Evet bundan önceki âyetlerde Rabbimiz kendi indirdikleriyle hükmetmeyi emrettikten sonra bu üç emrinin akabinde kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse kâfirlerin, zâlimlerin ve fâsıkların ta kendileridir buyurdu. Birisinde kâfir, diğerinde zâlim, bir diğerinde de fâsık dedi. Kimileri bu âyetlerin muhataplarının ehl-i kitap olduğunu söyleyerek Müslümanları bir kenara almaya çalışmışlar. Bu âyetler bize hitap etmez, bizi ilgilendirmez diyerek kendilerini bu âyetlerin muhataplığından çıkarmaya çalışmışlar. Bu emirle, yâni Allah’ın indirdikleriyle hükmetme emriyle biz yükümlü değiliz, bu emir sadece yahudilere verilmiştir. Binaenaleyh bizler Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek zorunda değiliz diyorlar. Bu çok yanlış bir değerlendirmedir. Yâni gerçekten bir Müslümanın bunu nasıl diyebildiğini anlamakta güçlük çekiyorum. Nasıl olabilir böyle bir şey? Yâni Rabbimiz tarafından onlara emredilen bir şey nasıl bizim için emredilmemiş olabilir? Rabbimiz tarafından onlar için iyi görülen bir şey bizim için nasıl kötü görülebilir? Üstelik bu âyet bizim kitabımızdadır. Yâni bizim kitabımızda olan bir emir, bir âyet bizi ilgilendirmeyecek ve sadece onları ilgilendirecek öyle mi? Yâni Allah onlara kitabıyla hükmetmelerini emredecek ama bize emretmeyecek öyle mi? Kur’andaki tüm müspet hitaplar bize, tüm kötü hitaplar onlara öyle mi? Evet âyetlerin siyak ve sibakı ilk bakışta yahudi’lerle ilgilidir, ama biliyoruz ki Allah’ın âyetleri evrenseldir. Sebeplerin hususîliği hükümlerin umumîliğine engel değildir. Hayır hayır, Kur’an’daki âyetlerin tümü bize hitaptır. Bu âyet-lerin muhatabı bizleriz. Burada Rabbimiz kim ki Allah’ın indirdiği âyetlerle hükmetmezse onlar kâfirdirler, zâlimdirler ve fâsıktırlar buyuruyor. Ve üstelik buradaki “men” ifadesi özel bir grubu, meselâ sadece yönetici kadroyu, egemen zümreyi değil herkesi kapsar. Her kim ki buyuruyor Rabbimiz. Bizler de her an hüküm veriyoruz. Evde, mektepte, dükkanda, çarşıda, pazarda her an hükümler veriyoruz. İşte Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler ya kâfir, ya zâlim ya da fâsık oluyorlar. Bunu her fert için, her toplum için, her ümmet için şöyle anlamaya çalışıyoruz Ne yaptığına, neyle hükmettiğine inanarak, bilerek hükmü İlâhinin dışında bir hükümle hükmeden ve hükmü İlâhiyi reddeden kişi kâfirdir. Evet Allah’ın indirdiğini reddeden, inkâr eden kişi kâfir olur. Hükm-i İlâhîyi kabul etmekle beraber, reddetmemekle beraber başka bir hükümle hükmeden kişi de zâlim olur. Evet Allah’ın indirdiği hükmü inkâr etmeyen, kabul eden ama onu uygulamayarak başka bir hüküm uygulayan kişi zâlimdir. Çünkü âdil olanı değil zulüm olanı tercih etmiştir o kişi. Allah’ın indirdiğine inanan, ama başkasını uygulamamakla beraber onu, yâni Allah’ın indirdiğini uygulamayan kimse de fâsık olur Allahu âlem. Yani tevrat'takilerle, ey Tevrat'a iman edenler siz hükmedin. Siz tevrat'a inandığınızı söylüyorsanız inancınızda ciddi olun ve Tevrat'ı hayata dönüştürün diyor. Ve İncil'e iman edenlere dönüyor Kur'an. Siz de eğer İncil'e iman ediyorsanız siz de inancınızda ciddi olun ve iman ettiğiniz İncil'i hayatta uygulayın, diyor. Zımnen Herkes inandığı değerlere uygun yaşasın ve o değerlerle yargılansın. Zira hayata müdahale olmayan iman ölü bir imandır. Bu pasajın muhataplarının Yahudiler olduğunu söyleyen birine, "Kur'an'ın tercümanı" lakaplı sahabi İbn. Abbas şöyle çıkışır "Siz ne de iyisiniz ya!" Ne yani; iyi güzel olan her şey size, kötü çirkin olan her şey Yahudilere mi? Ayetinin sonunu 44, 45, 47. ayetleri arasındaki hüküm irtibatına binaen bunları beraber tefsir etmemiz gerekiyor. 44. ayet inkarcıların, kafirlerin ta kendileridirler, diye bitmişti. 45. ayet Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridirler, diye bitmişti. 47. ayet ise her kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir. "Sizden kim inkar ederse kâfir, inandığı halde hükmetmezse fasık, Allah'ın hükmü dururken başkasıyla hükmederse zalim olur." İbn. Abbas'ın bu hükmünü daha da açacak olursak Allah'a ait olduğu kesin olan ve yoruma açık olmayan muhkem bir hükmü uygulamayan kişi, eğer meşru bir mazereti yoksa fasıktır, günahkardır. Allah'ın muhkem bir hükmü dururken o hükmün yerine karşıt bir hükmü geçiren kimse hakikati yerinden ettiği için zalimdir. Allah'ın hükmünü inkar eden, onun kaynağına ve doğruluğuna inanmayan kimse ise inkarından dolayı kafir olur. İbn. Abbas'ın bu hükmü aynı zamanda bu ayetlerin en güzel tefsiri mahiyetindedir. Kural gereği, bir ayetin özel sebeplerle inmiş olması, o ayetin hükmünün genelliğine mani değildir. Pasajın sonundaki 48-50. ayetler dikkate alındığında bu ayetlerin Müslümanlara hitap ettiği daha iyi anlaşılır. Verilen mesaj açıktır Ey ümmeti Muhammed! Musa ve İsa ümmetleri gibi yahudileşmeyin ve hristiyanlaşmayın! Bu pasaj, insanın hüküm verme yeteneğini yok sayacak biçimde anlaşılamaz. İnsanı, muhakeme, akıl, irade ve bilinç gibi hükmedecek araçlarla donatarak ona hükmetme yeteneği vermesi, Allah'ın en büyük hükmüdür. İnsandan istenen kendisine emanet edilen bu araçları kullanmaması değil, hüküm verirken adil hüküm vermesidir. Zaten bunu Kur'an açıkça söyler "Allah insanlar arasında hüküm verecek olursanız, adaletle hüküm vermenizi emrediyor" 458 İnsanın hüküm verme yeteneğini toptan inkarın tarihi örneği Hariciler, bu gerekçeyle insanların dinden döndüğüne hükmederek kendi kendileri ile çelişkiye düşmüşlerdi. Verilebilecek en kötü hükmü vererek, Allah'ın bahşettiği hükmetme yeteneğini en kötü bir biçimde istismar etmişler ve bütün bunları yaparken de garip bir biçimde "hüküm yalnızca Allah'a aittir" 657 ayetine dayanmışlardı. Hüküm hakeme kökünden türetilmiş bir kelime. Kök olarak yular mânâsına gelir. Engel, bağ, kanun, nizam, yargı, karar. Ama öncelikle etimolojik manası bir şeyi bağlayan, bir şeyi zapteden, bir şeye sahip çıkan. Hayvan yuları da bunun içindir zaten. Yani sahibi var demektir. Bir şeye sahip olan şey manasına, oradan ıstılaha aktarılmış, özellikle bedeviyetten medeniyete kavramlar aktarıldığında bu gibi kavramları Kur’an medeni bir dünyaya uyarlamış, yani Medine’ye, yani şehre ve kavram; kanun, nizam, sistem, yasa anlamına gelmiş. Şûrâ/21. ayette; Allah’ın indirdiği ile hükmetmek derken, insan Allah’ın indirdikleri dışında, insanın da hüküm vereceği bir alan yok mudur. Yani eğer Allah bir şey indirmemişse o konuda, insan hiç hükmedemez mi. Ya da insanın hüküm verme yetkisi yok mudur sorusu akla gelir. Tabii bu ayetler böyle bir şey söylemiyor. Bu ayetlerden böyle bir şey anlamak tamamen bir Harici yaklaşımı olur. Hariciler, Kur’an da ki hüküm ayetlerini ters yorumlamışlar. Yusuf suresinde ki; “..inil-hûkmû illê Lillêh..” Yusuf/40 Hüküm yalnızca Allah’a aittir. Ayetini ve ona benzer o formdaki başka ayetleri delil göstererek Allah’tan başka hiç kimsenin hüküm verme yetkisinin olmadığını, dolayısıyla hakem seçiminin küfür olduğunu, Hakem seçen Hz. Ali ve Muaviye’nin de kafir olduğunu, ve onları kabul edenlerin de dinden çıktığını, onlara ses çıkarmayanların da dinden çıktığını, böyle silsile halinde bir tekfir iddiası gütmüşler, bu iddianın peşine takılıp İslam siyaset tarihinde kara bir leke olan korkunç bir terör estirmişlerdi. Şimdi işte ifrat ve tefrit tavırlar arasında öncelikle şu soruyu sorarak girmemiz gerekiyor konuya, insanın herhangi bir konuda hüküm verme, hükmetme yetkisini Allah tanımamış mıdır. Öyle bir şey yok. Kaldı ki hemen bir önceki sayfaya dönüyoruz, 42. ayet; Maide “..ve-in hâkemte fâhkûm beynehûm Bil-kîst..” Burada şu soru sorulabilir. İnsanın herhangi bir konuda hüküm verme hükmetme yetkisini Allah tanımamış mıdır? Tabii ki öyle bir şey yok. Hemen bir önceki sayfaya dönersek orada 44. ayette eğer hükmedersen onların aralarında adaletle hükmet, bu çok açık. İnsanın elbette ki hükmetme yetkisi var. Zaten akşama kadar her birimiz onlarca hatta yüzlerce kez hüküm veriyoruz. Kendimiz hakkında, başkaları hakkında, eşya hakkında, olaylar hakkında, zaman ve zemin hakkında bir yığın hüküm veriyoruz. İnsan hüküm vermediği zaman muhakeme yeteneğini yitirmiş olur. Bu da aklın bir fonksiyonudur zaten. Akılsız bir varlık hükmedemez. Peki bu ayetlerin alanını nasıl tespit edeceğiz sorusuna cevap için Şûra Suresi'nin 21. ayetine bakmamız gerekiyor. Diyor ki, "yoksa onların Allah'ın izin vermediği alanda yasa koyan ortakları mı var? İzin vermediği alanda. Buradan şunu anlıyoruz. Allah'ın izin verdiği alan, yani insana manevra yapabileceği bir alan bırakmıştır. Allah'ın izin vermediği alanları bu ayetleri işledikçe aydınlatmış olacağız. Buradan Mefum-muhalif yolu ile Allah’ın izin verdiği daha doğrusu insanın manevra alanına bıraktığı bir geniş alan var. Allah’ın izin vermediği alan nedir sorusunu süreç içerisinde konuyu işlerken zaten aydınlatmış olacağız. Şimdi burada özellikle insanın hükmedeceğine dair biraz önce okuduğum 42. ayete, bir de tam farklı bir açıdan yaklaşan hemen bu ayetten sonraki ayet var. O da ne diyor? “fâhkûm beynehûm Bi-mê enzelAllâh..” onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Peki biraz önce; “..ve-in hâkemte fâhkûm beynehûm Bil-kîst..” ile “..fâhkûm beynehûm Bimê enzelAllâh..” ayeti arasında bir çelişki var mı? Hayır, yok. Allah’ın belirlediği yasalara ilişkinse hüküm verdiğin konu, mutlaka Allah’ın koyduğu yasaları dikkate al. O yasaları atlayamazsın. Onları görmemek, onları dikkate almamak, Allah’ı dikkate almamaktır. Ama Allah’ın insan iradesine, insan aklına, insan muhakemesine açtığı ve manevra alanını insana tanıdığı bir hüküm alanı var ki o alanda da bir tek esasın olsun. Tüm hükümleri verirken bir amacın, bir ilken olsun. O da ne? “Bil kıst” tam bir adaletle hükmet. Demek ki hükmetmeyi meşru kılan temel ilke adalettir. Adil hüküm vermektir. Tabii hükmetme içine yönetmekte girer. Adil yönetmektir. Onun için hükmü, yönetimi meşru kılan şey adalettir. Zulüm yönetimi hükmü, her türlü yasayı gayrimeşrulaştırır. Onun için zulmeden, bu zulmü ne adına işliyor olursa olsun onun hükmü gayrimeşrudur. O sebeple ünlü Harran’lı Alim şeyhülislam İbn. Teymiyye öyle der; “Devletler küfürle değil, zulümle yıkılır.” Bunun anlamı da biraz önce söylediğim şeydir zaten. Yani gayrimeşrulaştıran, hükmü gayrimeşru hale getiren şey zulümdür. Burada tarihte hüküm bahsinde iki kutup görüyoruz. 1 – Birinci kutup biraz önce söylediğim hariciler. Onlar Kur’an’da ki hüküm ayetlerini yanlış yorumlamışlar ve cinayetlerine alet etmişler. Ayetleri bağlamından koparmışlar. Yusuf suresinde Yakup peygamberin dudaklarından dökülen bir cümleyi aktaran Kur’an’ın bu aktarımını almışlar, ve bunu bir çok cinayete gerekçe kılmışlar. Hz. Ali onların ayete dayalı olarak işledikleri, tabii ki görüntüde işledikleri bu cinayetleri için şöyle der; - Kavl’ûl hakk..! Bu söz Haktır. Hakkın bir sözüdür. Ya da; - El Kavl’ûl Hakk hak bir söz. Ama, yuradu biha batılun. Batıla alet edilmiştir. Yani hak bir söz, batıl için kullanılmıştır. Hak bir sözden yola çıkılarak batıl işlenmiştir. İşte haricilerin mantığı bu idi. Madem siz hakem seçtiniz Muaviye ile aranızda, o halde siz hükmettiniz. Madem hükmettiniz, o zaman Allah’a isyan ettiniz. Madem isyan ettiniz o zaman küfrettiniz. Madem küfrettiniz o zaman dinden çıktınız. Madem dinden çıktınız o zaman ölümü hak ettiniz ve infaz. Arkasından infaz geldi. İşte bu mantık sonucunda Hz. Ali şehit edildi öldürüldü ve onu şehit eden katil, işte bu mantığa mensup bir harici idi. İbn. Mülcem ve o Allah rızası adına büyük imam seyyidina Ali aleyhi katletti. Bu bir ifrat, uç. Bir başka uç daha var tarihte ve bugün o uçta tahsisçiler. Yani bu ayetleri sadece Yahudilere ilişkinmiş gibi algılayan ve anlayanlar. Ayetlerin içinde yer aldığı bağlam, Yahudilerle ilgili siyak ve sibak, ayetlerin üstü ve altı Yahudilerle ilgili. Doğru. Ancak Kur’an’ın indirdiği hükümlerin evrensel olduğu da en az o kadar doğru. Kur’an’ın getirdiği kimi yasaların zamana, zemine mahkum edilmesinin, Kur’an’ı inkar etmek kadar büyük bir tehlike olduğu da doğru. Onun için ulema, özellikle tefsir usulü alimleri şu ilkeyi hep akılda tutmuşlar tefsir yaparken. “Sebeplerin hususiliği, hükümlerin umumiliğine genelliğine engel değildir.” Bu manada tahsisçiler demişler ki maide suresinin 44, 45 ve 47. ayetleri Yahudiler içindir. Dolayısıyla bizi ilgilendirmiyor. Bunun anlamı şudur. Yani biz Allah’ın indirdiği ile hükmetmesek bir şey lazım gelmez. Çünkü onları ilgilendiriyor. Böyle deme cesaretini bir mümin gösterebilir mi? Niçin onlar için kötü olan bizim için iyi oluyormuş? Zaten bu ayetlerin tefsirini ele veren ve bu ayetlere harika bir denge ile yaklaşan ne hariciler gibi, ne Mürciler gibi böyle iki kutba sündürmeden dengeli, orta bir görüşle yaklaşan, Tercümanü’l Kur’an lakaplı Kur’an’ın tercümanı lakaplı İbn Abbas RA. şöyle der. Zemahşeri Keşşaf’ta naklediyor bunu; - Siz de ne iyisiniz ya..! Ne de hoş adamsınız siz öyle..! Ne iyi şey varsa size, ne kadar kötü şey varsa ehli kitaba öyle mi? Yani Kur’an’da tüm iyi şeyler size hitap edecek, kötü bir şey, olumsuz bir hitap geldi mi, yok canım diyeceksiniz. Bu bizi ilgilendirmiyor, üstümüze alınmaya gerek yok. Bunu ehli kitaba verelim. Diyeceksiniz. Siz ne de iyisiniz ya..! Diyor ve arkasından doğru anlayışın ne olması gerektiğini harika bir biçimde şöyle açıklıyor. Sizden kim Allah’ın hükmünü inkar ederse işte o Allah ile alakasını keser. Yani dinden çıkar. Sizden kim Allah’ın hükmünü inkar etmez fakat onu da yapmaz ise işte o fasık olur. Yoldan çıkar, zalim olur. Gerçekten de harika ve dengeli bir açıklama. Bu açıklamayı da esas alarak şöyle bir sonuca ulaşıyoruz. Fasık, zalim ve kafir nitelemeleri var bu üç ayette. Allah’ın indirdiğini inkar etmez bir insan, ama onu uygulamazsa o insan yoldan çıkmış olur, fasık olur. Allah’ın indirdiğini inkar etmez, onu uygulamaz, ondan başka bir şeyi uygularsa o zalim olur. Çünkü zulmetmiştir. Allah’ın indirdiği yasalar, insan için adil olandır. Zulüm bir şeyi yerinden etmektir. Allah’ın yasasını yerinden etmiş ve başka bir şey koymuştur onun yerine. Allah’ın indirdiğini kim inkar ederse o da kafir olur. İşte bu anlayış çerçevesinde bu üç ayeti yorumlamak lazım. Bu yorum doğru bir yorumdur. Bu çerçevede ne toptancı bir ret, ne toptancı bir kabul var. Tamamen dengeli adil ve mutedil bir yaklaşım budur. Devam ediyoruz. Mâide Suresi 64. ayeti ne anlatıyor? Mâide Suresi 64. ayetinin meali, Arapçası, anlamı ve tefsiri...Mâide Suresi 64. Ayetinin Arapçasıوَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌۜ غُلَّتْ اَيْد۪يهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۢ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًاۜ وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًاۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ Mâide Suresi 64. Ayetinin Meali AnlamıYahudiler “Allah’ın eli bağlı ve sıkıdır” dediler. Elleri bağlansın onu söyleyenlerin, lânet olsun onlara! Hiç de öyle değil, aksine Allah’ın iki eli de açıktır, nasıl dilerse o şekilde ihsân ve ikram eder. Rabbinden sana indirilen âyetler, elbette onların pek çoğunun azgınlığını ve küfrünü daha da artıracaktır. Biz de onların arasına kıyâmet gününe kadar sürüp gidecek düşmanlık, kin ve nefret saldık. Ne zaman savaş için bir fitne ateşi körükledilerse, Allah onu söndürdü. Yine de onlar dünyanın her tarafında sırf bozgunculuk çıkarmak için koşuşturup dururlar. Allah, bozgunculuk yapanları Suresi 64. Ayetinin TefsiriYahudiler önceleri varlık, bolluk ve refah içinde idiler. Yaşadıkları yerlerde halkın en zengini onlardı. Hz. Muhammed peygamber olup onu yalanladıktan sonra malları azaldı, darlığa ve sıkıntıya düştüler. Bu sebeple Allah’ın kendilerine ihsan ve ikramda bulunmaktan vazgeçmesine bir isyan, bir sızlanma ve şikâyet olarak Allah’ın elinin bağlı, kendilerine karşı cimri olduğunu söylemişlerdir. Bu tavır sadece yahudilere mahsus değildir. Başka toplumlardaki câhil ve beyinsiz kimseler de, sıkıntı, meşakkat ve belâlara düçar oldukları zaman, Allah’a dönecekleri yerde sabredemez ve bu şekilde asılsız sözler sarfederler. İkinci olarak yahudiler, Peygamber Efendimiz’in ve etrafındaki pek çok kimsenin fakir olduğunu görüp, buna rağmen Cenâb-ı Hakk’ın, “Kim Allah’a güzel bir borç verecek olursa” Bakara 2/245 gibi ayetlerde beyân edildiği gibi bu fakir kimselerden borç istediğini işitince Allah’ın fakir ve cimri olduğu düşüncesine kapılmış ve bunu ifade etmişlerdir. Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XII, 35 Görüldüğü üzere bu ifade, “Harcamalarında ve başkalarına yardımda eli sıkı olma!” İsrâ 17/29 buyruğunda olduğu gibi cimrilikten bahseden temsili bir ifadedir. Bu sözleri sebebiyle yahudiler hem ahlâkî bir vasıf hem de iktisâdî bir tutum olarak son derece cimri bir toplum haline gelmişler ve Allah’ın lânetine ve Celil olan Allah’ın durumu, onların söylediği gibi değildir. “Hiç de öyle değil, aksine Allah’ın iki eli de açıktır, nasıl dilerse o şekilde ihsan ve ikram eder” Mâide 5/64 Hâşâ o cimri değil, mutlak cömerttir; sonsuz lutuf ve ihsan sahibidir. Âciz değil, mutlak kâdirdir. Nasıl dilerse öyle verir, isterse verir isterse vermez; isterse az isterse çok verir. İsterse hesap ile isterse hesapsız, isterse sebep ile isterse sebepsiz ihsan eder. O hem zengin ve kerîm, hem mutlak güç ve kuvvet sahibi, hem her istediğini yapan, hem de mutlak rızık vericidir. O vermeye mecbur olmadığı gibi vermemeye de mecbur değildir. Vermekle zenginliği tükenmeyeceği gibi, vermemekle de cimri olması gerekmez. Onun ne kudretini kayıtlayacak bir güç, ne de iradesini yasaklayacak bir kanun vardır. Kudretleri sınırlayan kayıtlar, iradeleri zorlayan kanunlar Allah üzerinde değil, ancak ve ancak yaratıklar üzerinde hâkimdir. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın zenginliği ve cömertliği ile alakalı olarak hadis-i şerifte şöyle buyrulur“Allah’ın sağ eli nimetlerle dopdoludur. Hiçbir şey onu eksiltmez. O, gece gündüz bol bol ihsan eder. Gökleri ve yeri yarattığı günden beri verdiğini bir düşün. Bütün bunlar O’nun sağ elinde bulunanları hiç eksiltmemiştir.” Buhârî, Tevhid 22; Müslim, Zekât 37Gerçek böyle olmakla beraber yahudiler bunu kavrayamadılar, üstelik doğru olanı yanlış olandan ayırarak insanlığı hidâyete eriştirmek için gelen Kur’an’ın diriltici mesajlarına da kulaklarını kapattılar. Bu yüzden inen âyetler onlara şifa olacak yerde bir çoğunun azgınlığını ve küfrünü artırmıştır; bu tînette olanların da kıyamete kadar azgınlıklarını artıracaktır. Çünkü Kur’an her ne kadar bütün insanlar için hidâyet rehberi olsa da, onun fiilî hidâyeti ancak mü’minler ve müttakîler içindir. bk. Bakara 2/2 Zâlimler ve kâfirler onun hidâyetinden bir nasip alamayacaklardır. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur “Biz Kur’an’ı mü’minlere şifa ve rahmet olarak indiriyoruz. O, zâlimlerin ise ancak ziyânını artırır.” İsrâ 17/82 Cenab-ı Hak o yahudilerin arasına kıyamete kadar devam edecek bir düşmanlık ve kin bırakmıştır. Bu, hiçbir zaman yok olmayacaktır. “Sen onları dışarıdan birlik içinde sanırsın; halbuki kalpleri darmadağınıktır” Haşr 59/14 âyeti bu hakikati dile getirir. Ne zaman Allah Resûlü ile savaşmak ve ona bir kötülük etmek isteseler Allah onu söndürmüştür. Aralarında ihtilaf ve tefrika çıkarmak suretiyle onları geri çekmiş ve peygamberini onların kötülüklerinden korumuştur. Yine de onlar yeryüzünde fesat çıkarmak için koşup dururlar. müslümanlara tuzak kurmaya, İslâm ümmeti arasında kötülük ve fitne çıkarmaya çalışırlar. Bu davalarından hiçbir zaman vazgeçmezler. Allah ise fesatçıları sevmez, bozgunculuğa koşanların cezasını merhametine sınır olmayan Yüce Allah, kim olursa olsun kullarına kurtuluş için kapıyı devamlı açık tutmaktadırMâide Suresi tefsiri için tıklayınız...Kaynak Ömer Çelik TefsiriMâide Suresi 64. ayetinin meal karşılaştırması ve diğer ayetler için tıklayınız... İslam ve İhsan Meallerdeki sıralama bir tercih sıralaması değil alfabetik sıralamadır. Ziyaretçilerimiz takip etmek istedikleri mealleri sol sütundan seçerek ilerleyebilirler. Tercihlerinin hatırlanması için "Tercihimi Hatırla" tıklanmalıdır. Kâlû yâ mûsâ innâ len nedḣulehâ ebeden mâ dâmû fîhâs fe-żheb ente verabbuke fekâtilâ innâ hâhunâ kâ’idûneYa Musa demişlerdi, onlar orada bulundukça biz, oraya ebediyen giremeyiz. Sen, Rabbinle git, ikiniz çarpışın onlarla, biz burada oturup duracağız.Yahudiler bütün bu uyarılara rağmen Dediler ki “Ey Musa, o zorbalar orada durduğu sürece, biz hiçbir zaman asla oraya girmeyeceğiz böyle bir tehlikeye göğüs germeyeceğiz. Bu nedenle, sen ve Rabbin gidiniz, ikiniz savaşıp düşmanları bertaraf ediniz, biz burada her türlü tehlike ve tecavüzden uzak durup oturanlar olarak bekleyeceğiz.”Ama onlar yine “Ey Musa!” dediler. “Ötekiler orada oldukça, biz o topraklara asla girmeyeceğiz. Şu halde sen ve Rabbin gidin, birlikte savaşın, biz burada oturup kalacağız.”Onlar ise “Ya Mûsâ, onlar o topraklarda bulunduğu müddetçe, ebediyyen, asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlara karşı birlikte savaşın, işte biz burada oturuyoruz." dediler.İsrailoğulları bu kez "Ey Musa! Onlar orada bulundukları sürece biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidip çarpışın, biz şurada oturuyoruz" ki 'Ey Musa biz, onlar durduğu sürece hiç bir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burda duracağız.'İsrâiloğulları şöyle dediler “- Ey Mûsa, o zâlimler orada iken biz hiç bir zaman oraya giremeyiz. Artık sen ve Rabb'in beraber gidin de ikiniz harp edin; biz mutlaka burada oturucularız.”Onlar “Ey Musa! Onlar orada oldukları müddetçe, biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin onlarla savaşın; biz burada oturacağız” dedir.“Ey Mûsâ! Onlar orada bulunduğu müddetçe biz oraya asla girmeyeceğiz; şu halde sen ve Rabbin gidiniz savaşınız; biz burada oturacağız” ki Ey Musa! Onlar orduda oldukça, bizler hiç giremeyiz, sen Tanrınla bile gidip, onlarla çarpışasın, biz burda otururuz»İsrailoğulları şöyle dediler “Ey Musa, o zalimler orada bulundukça hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz. Artık sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturup bekleyeceğiz.”Yine kavmi "Yâ Mûsâ oradaki halk çıkmadıkca kat’iyyen oraya girmeyiz sen rabbin ile git muhârebe it biz burada kalacağız" didiler."Ey Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada oturacağız" ki “Ey Mûsa! Onlar orada bulundukça, biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.”Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; şu halde sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız» dediler."Musa, onlar orada oldukça biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabbin gidip savaşın; biz burda oturuyoruz," Musa'ya "Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabb'in gidin savaşın. Biz burada oturacağız" Musâ, dediler Onlar orada bulundukça biz oraya ebedâ giremeyiz, haydi sen rabbınla git ikiniz harb edin biz işte burada otururuzEy Musa! “Onlar, orada oldukları sürece biz oraya asla girmeyiz; haydi sen git, sen ve Rabb'in birlikte savaşın. Kuşkusuz, işte biz buradan öteye gitmeyiz.” da şöyle söylediler Yâ Musa, onlar orada bulundukça biz oraya ilel'ebed giremeyiz. Artık sen Rabbinle beraber git! Bu suretle ikiniz harb edin! Biz mutlakaa oturucularız».İsrâiloğulları “Ey Mûsâ! Doğrusu biz, onlar orada bulundukları müddetçe, oraya ebedî olarak aslâ girmeyiz; onun için sen, Rabbinle git, artık onlarla ikiniz savaşın, doğrusu biz onlarla harb etmektense burada bu Tih Sahrâsında oturacak olan kimseleriz” “Ey Musa! O güçlü topluluk orada olduğu müddetçe, oraya ebediyyen girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin ikiniz savaşın, biz burada oturacağız” "Ey Musa! Doğrusu onlar orada bulundukça sonuna kadar biz oraya girmeyiz. Haydi sen, çalabınla birlikte git de vuruş. Biz ne olursa olsun burada kalacağız."Onlar Musa! O zorbalar orada bulundukça biz oraya ebediyen giremeyiz. Artık istersen sen Rabbin ile [¹] birlikte git de kıtalda bulun. Bizler burada oturacağız» dediler.[1] Veya sen git, Rabbin de sana yardımcı olsun. Veya kardeşin Harun ile beraber ki “Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece biz oraya ebediyen girmeyeceğiz. Haydi, sen ve Rabbin gidin ve ikiniz savaşın. İşte biz burada oturacağız.”“Ey Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın; doğrusu biz burada oturucularız” onlar, hâlâ direterek, “Ey Mûsâ, onlar orada bulundukları sürece, biz o şehre asla girmeyeceğiz fakat ille de istiyorsan, sen ve Rabb’in gidin veonlarla kendiniz savaşın, biz burada oturup bekleyeceğiz!” Musa! Onlar orada bulundukça biz, oraya ebedî olarak girmeyeceğiz. Sen ve rabbin gidin, savaşın! Biz, burada oturacağız” " Musa! Onlar orada oldukları sürece asla bu ülkeye girmeyiz. Sen ve Rabb’in gidin savaşın. Aha biz burada bekliyoruz. "Dediler ki; "Ey Musa! Onlar orada bulundukça biz oraya asla girmeyeceğiz. O güçlü toplulukla sen ve Rabbin birlikte savaşın! Biz burada oturacağız." İsrailoğulları “Ey Musa! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, savaşın! Biz burada oturacağız!” Mûsa’ya “Ey Mûsa! Onlar, orada bulundukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin ve onlarla savaşın. Biz, burada oturacağız.” dediler.[Ama] onlar “Ey Musa!” dediler, “Ötekiler orada oldukça biz o [topraklar]a asla girmeyeceğiz. O halde sen ve Rabbin gidin ve birlikte savaşın! Biz burada kalacağız!”Onlar da “Ey Musa, onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin, gidip onlarla savaşın. İşte biz burada oturacağız.” demişlerdi. 2/190, 47/4Berikiler ise “Ey Musa!” dediler, “onlar orada bulundukça, biz asla oraya girmeyeceğiz. O hâlde sen ve Rabbin gidip savaşın, biz işte şuracıkta oturuyoruz!”Dediler ki Ya Mûsa! Biz elbette ebedîyen girmeyeceğiz, onlar orada devam ettikçe artık sen Rabbinle git, mukatelede bulun, bizler ise burada oturucularız.»Yine dediler ki “Ya Mûsâ! O zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla giremeyiz. Haydi sen Rabbinle git, ikiniz onlarla savaşın, biz işte burada oturuyoruz. ”Dediler ki "Ey Musa, onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabbin, gidin, savaşın, biz burada oturuyoruz!"Benî İsrâîl "Yâ Mûsâ! O cabbâr kavim orada oldukca biz ebediyyen oraya girmeyiz. Sen ve rabbin gidüb onlarla cenk it. Biz burada otururuz" didiler. Musa’nın halkı Dediler ki “Bak Musa! Onlar orada olduğu müddetçe biz asla oraya giremeyiz. Sen ve Rabbin gidin, savaşın. Biz burada oturuyoruz.”-Ey Musa, onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturacağız, yine “Ey Musa,” dediler. “Onlar orada olduğu müddetçe biz asla oraya girmeyiz. Sen ve Rabbin gidip onlarla savaşın; biz burada oturacağız.”Dediler ki "Ey Mûsa! Onlar orada oldukça biz oraya asla girmeyeceğiz! Hadi sen git, Rabbinle birlikte savaşın. Biz şuracıkta oturacağız."eyittiler “iy mūsā! bayıķ biz hergiz girmeyevüz aña hemįşe niçe kim hemįşe oldılar anda. pes, var sen daħı çalabuñ çalışuñ bayıķ biz uşbundan oturıcılaruz.”Eyitdiler İy Mūsā didiler, biz hergiz girmezüz niçe kim anlar anda dururlar. Pes varsañ Çalabuñ birle ṣavaş eyleñüz, biz bunda oturmış‐biz.İsrail oğulları dedilər “Ey Musa, nə qədər ki, onlar oradadırlar, biz ora girməyəcəyik. Sən və Rəbbin gedib onlarla vuruşun. Biz isə burada oturacağıq”.They said O Moses! We will never enter the land while they are in it. So go thou and thy Lord and fight! We will sit said "O Moses! while they remain there, never shall we be able to enter, to the end of time. Go thou, and thy Lord, and fight ye two, while we sit here and727 watch."727 The advice of Joshua and Caleb, and the proposals of Moses under divine instructions were unpalatable to the crowd, whose prejudices were further ... Devamı.. Mâide Sûresi 44. Ayet Tefsiri Hakkında Konusu Nuzül Fazileti Mâide Sûresi Hakkında Mâide sûresi 120 âyettir. Medine’de inmiştir. Sûre ismini, içinde “yemekli sofra” mânasındaki اَلْمَائِدَةُ mâide kelimesinin geçtiği 112. ayetten almaktadır. Esasında bu sûre İslâm nimetinin ikram edildiği ilâhî bir sofradır. Ayrıca bu sûreye, birinci âyetinde akidlerin yerine getirilmesi emredildiği için “Ukûd”, okuyanları azap meleklerinin elinden kurtaracağı için اَلْمُنْقِذَةُ Münkıze, ve dinî hükümler çeşitli âyetlere serpiştirildiği için اَلْمُبَعْثِرَةُ Mubasire adları da verilmiştir. Bu sûre Hudeybiye anlaşmasından sonra, Hicret’in 6. senesinde veya 7. senesinin başlarında vahyolunmuştur. Mushaf tertîbine göre 5, nüzûl sırasına göre 110. sûredir. Mâide Sûresi Konusu Sûrede özetle şu mevzular ele alınmaktadır › Müslümanların dinî, içtimaî, iktisadî ve siyasî hayatlarını tanzim eden düzenlemelere yer verilir. Bu bağlamda akitlerin yerine getirilmesi, Allah’ın hacla ve bunun dışındaki hususlarla ilgili koymuş olduğu dinî nişânelere saygı duyulması, Kâbe’ye gelen hacılara karşı girişilecek her türlü müdahalenin yasaklanması sözkonusu edilir. Haram ve helâl olan yiyeceklerle alakalı kesin hükümler konur. Bu hususta İslâm’dan önce mevcut olan yanlış telakki ve uygulamalar kaldırılır. Ehl-i kitabın kestiklerini yeme ve iffetli hür kadınlarıyla evlenme izni verilir. Abdest, gusül ve teyemmümle ilgili hükümler; isyan, toplumun huzurunu bozma, hırsızlık ve kısası gerektiren hususlarla ilgili cezalar bildirilir. İçki içmek, kumar oynamak, putlara tapmak, fal oklarıyla iş yapmak tamamen yasaklanır. Yemin kefareti açıklanır ve şâhitlikle alakalı yeni hükümlere yer verilir. › Hâkim duruma geçen müslümanlar, iktidarın kendilerini bozması tehlikesine karşı ikaz edilip, adâlete bağlı kalmaları, kendilerinden önce geçen kitap ehlinin hatalarına düşmemeleri, onları dost ve sırdaş edinmemeleri konusunda tekrar tekrar uyarılır. Bunu başarabilmek için de Allah ve Rasûlü’nün öğrettiklerini, emir ve yasaklarını titizlikle gözetmeleri emredilir. › Yahudiler, ısrarla sürdürdükleri yanlış tavırlarına karşı ikaz edilir ve sırat-ı müstakim olan İslâm yoluna tabi olmaya çağrılır. Hz. Âdem’in iki oğlunun kıssası bağlamında Hz. Peygamber Efendimiz ve ashâbı hakkında öldürme planlarından vazgeçilmesi ve Allah katında insanın hayatının ehemmiyeti hususuna özel bir vurgu yapılır. Aynı şekilde Hıristiyanların da içine düştükleri yanlış inançlar açıkça belirtilerek, onlara da Allah Resûlü rehberliğini kabul etmeleri konusunda uyarıda bulunulur. İşin ciddiyetini göstermek üzere de kıyamet gününde peygamberlerin bile zor anlar yaşayacağı ilâhî hesaptan bir tablo arzedilir. Netice olarak bütün insanlar göklerin, yerin ve her şeyin sahibi olan Allah’a kulluğa davet edilir. Mâide Sûresi Nuzül Sebebi Mushaftaki sıralamada 5., iniş sırasına göre 112. sûredir. Fetih sûresinden sonra, Tevbe’den önce Medine’de nâzil olmuştur. Medine döneminde bir defada indiğine ve son inen sûrelerden olduğuna dair rivayetler bulunmakla birlikte Tirmizî, “Tefsîr”, 6/20; Müsned, II, 176; VI, 455; Hâkim, Müstedrek, II, 311, bu rivayetlerin gerek sûrenin ihtiva ettiği konulara gerekse sûre içindeki âyetlerin iniş sebebiyle ilgili bilgilere uygun düşmediğini savunan Ateş’e göre sûre, Medine döneminde uzun bir zaman dilimi içerisinde peyderpey inmiş, ancak Hz. Peygamber’in hayatının sonlarında tertip edilmiş olması sebebiyle tamamının bir defada indiği sanılarak bu rivayetler ortaya çıkmıştır II, 448. Gösterilen gerekçeler incelendiğinde bu görüşün daha isabetli olduğu anlaşılmaktadır. Mâide Sûresi Fazileti Görüldüğü üzere Mâide sûresi müslümanların dinî, içtimaî, iktisadî ve siyasî hayatlarını tanzim eden pek çok düzenlemelere yer veren mühim sûrelerden biridir. Bu açıdan büyük bir fazilete sahiptir. Hz. Aişe “Mâide sûresi nüzûl bakımından son inen sûrelerdendir. Şu halde onda bulduğunuz helâlleri helâl, haramları da haram tutunuz” Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 188 demektedir. Abdullah b. Amr b. Âs ise “Nebi bine­ği üzerinde iken ona Mâide sûresi indi. Binek taşıyamadı, bunun üzerine Efendimiz bineğinden indi” Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 176 diyerek sûrenin önemini ve dindeki ağırlığını vurgular. اِنَّٓا اَنْزَلْنَا التَّوْرٰيةَ ف۪يهَا هُدًى وَنُورٌۚ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذ۪ينَ اَسْلَمُوا لِلَّذ۪ينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُوا مِنْ كِتَابِ اللّٰهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَٓاءَۚ فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ ﴿٤٤﴾ Karşılaştır 44 İçinde doğru yolu gösteren ve gerçekleri aydınlatan âyetler bulunan Tevrat’ı şüphesiz biz indirdik. Allah’a teslim olmuş peygamberler, müçtehitler ve diğer âlimler yahudilere ait dâvalarda onunla hüküm verirlerdi. Çünkü hepsi de Allah’ın kitâbını korumakla vazîfelendirilmişlerdi ve onun hak kitap olduğuna şâhit idiler. Öyleyse siz insanlardan korkmayın da yalnız benden korkun. Âyetlerimi azıcık bir dünya menfaati karşılığında satmayın! Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir. TEFSİR Tevrât, Hz. Mûsâ’ya indirilen Allah kelâmıdır. Geçerli olduğu süre içerisinde insanları doğru yola çağıran ve onların yollarını aydınlatan bir rehber kitaptır. Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn’dan başlayarak, Hz. İsa dâhil olmak üzere bütün peygamberler, yahudiler arasındaki meselelerin çözümünde onunla hükmetmişlerdir. Peygamberimiz Hz. Muhammed de, bu surenin 41-43. âyetlerinde geçtiği üzere yahudiler arasında Tevrat’la hükmetmiştir. Dolayısıyla bahsedilen peygamberlere, Peygamberimiz de dâhildir. Peygamberlerden başka yahudilerin اَلرَّبَّانِيُّونَ rabbaniyyûn denilen “dini ilimlerle, hususiyle Tevrat’la meşgul olan, insanlara doğru bilgi ve inancı öğreten, kendilerini Allah’a adamış müçtehid âlimleri, fakihleri” ve yine اَلْاَحْبَارُ ahbâr denilen ve bizdeki müftüler mukâbilinde olan “dini ilimleri bilen ve öğreten din âlimleri” de Tevrat’la hükmetmişlerdir. Bunlar aynı zamanda Allah’ın kitabını tahrif edilmekten ve değiştirilmekten korumakla vazifeli olmuşlar, onun doğruluğuna şâhitlik yapmışlar ve üzerinde gözcü olmuşlardır. Allah’ın kitabını korumak ise› Onun tahrif ve tebdil edilmesini, değiştirilmesini, yanlış an­laşılmasını, belli kaidelere bağlı kalmadan tefsir edilmesini önlemekle;› Metnini yazmak ve ezberlemekle,› Mânasını ve hükmünü öğrenmekle,› Emir ve nehiyleri istikâmetinde amel etmekle ve› Onu başkalarına öğret­mekle olur. Bunları başarabilmek için bir takım zorlukları göğüslemek, Allah’tan başka kimseden korkmamak ve dünyevi menfaatler karşısında eğilmemek, Allah’ın hükmünü her şeyin fevkinde görmek ve bundan sonraki 45 ve 47. âyetlerde Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler sırasıyla “kâfirler”, “zâlimler” ve “fâsıklar” olarak vasıflandırılmışlardırKâfirler, Allah’ın hükümlerini inkâr ettikleri, kabul etmedikleri veya hafife aldıkları için onunla hükmetmeyenlerdir. Zâlimler, Allah’ın hükümlerine inandıkları halde onunla hükmetmeyenlerdir. Çünkü Allah’ın hükmü adâleti, onun zıddı zulmü temsil eder ve onunla hük­metmeyenler de zâlim olur. Fâsıklar, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemek suretiyle O’nun emrinden çıkanlardır. Görüldüğü üzere küfür, zulüm ve fısk, ilâhî hükmü çiğnemenin birer neticesidir. İlahi hükmün tatbik edilmediği yerlerde bu üç günahtan birinden veya hepsinden kaçınmak mümkün değildir. Değişen, işin keyfiyetine ve reddedişin boyutuna göre suçun cinsidir. Her ne kadar 44 ve 45. âyetler yahudiler, 47 âyet hıristiyanlar hakkında inmiş olsa da, beyân ettikleri bu hükümler bütün insanları şümûlüne alan umûmî yer alan, Kur’ân-ı Kerîm’in de onaylayıp aldığı hükümlerden biri şudur Kaynak Ömer Çelik Tefsiri ❬ Önceki Sonraki ❭ مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلَّا مَآ أَمَرْتَنِى بِهِۦٓ أَنِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ رَبِّى وَرَبَّكُمْ ۚ وَكُنتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَّا دُمْتُ فِيهِمْ ۖ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِى كُنتَ أَنتَ ٱلرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ ۚ وَأَنتَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ شَهِيدٌ

maide suresi 24 ayet tefsiri